Sayfalar

Türk Ailesinde Kadının Yeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Ailesinde Kadının Yeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2010 Pazar

Kısrak

Kısrak
Kısrak da “kısır” sözünden gelir. Kıs­rak (kısırak), eski Türkçe’de henüz do­ğurmamış, genç ve dişi attır. Sürüye he­nüz yeni katılır. Bunun için kısrak sözü­nü, genç kısrak diye yorumlayan Kaşgarh Mahmud, bir de eski bir Türk ata­sözü vermektedir. “Genç kız ile güreş­me, kısrak ile yarışma.” XI. yüzyıldaki Türklere göre genç kızlar çok güçlü olur­lar, hiç belli olmaz, erkeği yenebilirlerdi. Henüz doğurmamış kısrak ise attan daha çevik ve sıçrayışlı olurdu. Bunun için binenin başına bir şey gelebilirdi. Bu kaynağa bakılırsa, Sultan Mes’ud genç bir kızla evlenmiş. Fakat kız, gerdek ge­cesinde ayağı ile dokunarak, sultanı de­virmiş. Aslında bu atasözü Türkler ta­rafından, Sultan Mes’ud’dan çok önce söylenmiş olmalıdır. Eski Türkler henüz doğurmamış kısrağa da, doğrudan doğ­ruya “kısır” derler. “Aygır, kısır kiş-nedi” gibi sözlere eski Türk şiirlerinde de rastlanır.
EsM Türkler, örnek olarak kısır koyun için, kısır demiyorlar, “yozadı”, diyorlardı. Görülüyor ki eski atlı Türkler kızlarını yalnızca, henüz doğmamış, canlı ve kanlı dişi taylara benzeti­yorlardı, insan için söylenen fizyolojik deyimleri, başka hayvanlarla karıştır­mıyorlardı.
Leia Mais

Kız Çocuğu ve Genç Kız

Kız Çocuğu ve Genç Kız
Kız çocuğu eski Roma’da, Cermenler-de ve doğu kavimlerinde, gereksiz ve de­ğersizdir. Bilinen şeyleri, burada yeni­den anlatmak için, yeterli yerimiz yok­tur. Türklerde başlangıçtan beri kız, bir oğuldur, yani Tanrı tarafından verilmiş bir evlâttır. Bunun için kızlar eski yazıt­larda çoğu zaman “kız oğul” diye yazıl­mıştır. Eski Türkçe’de “kız” sözü, aynı zamanda pahalı ve nadir şey manasını da içinde toplar. Belki de bu mana, “kıs” sözünden bozulma bir anlayış ola­bilir. Taciklerle yakın ilişkileri olan Argu Türklerinde ise kız sözü, hasis ve cimri manasına kullanılırdı. Bu da “kıs?” kökünden gelmiş olmalıdır. Konuya gir­meden önce, başka türlü yorumlar geti­rilebilecek, bu gibi karanlık noktalara, parmak basmak gerekir. Söze, Dede Korkut’un Bugaç Han hikâyesindeki Bayındır Han’ın buyruğuyla başlaya­lım: Büyük bir toy veren Bayındır Han, “oğlu olanı ağ otağa, kızı olanı kızıl ota­ğa kondurun, oğlu kızı olmayanı Allah Tâ’âla kargayupdur (beddualamıştır), biz dahi karganız, belli bilsin” demiş. Ayrıca, “Kimin ki oğlu kızı yok, kara otağa kondurun, kara keçe altına döşeyin, kara koyun yatmışından önüne getürün, yer ise yesin, yemez ise dursun gitsin” buyurmuş. Anne maddesinde verdiğimiz bir Uygur vesikası ise, “anne ve babasının gönlünü kıranın oğlu ve kızı olmaz”, diyordu. Türklerde kızın ni­şanlısına armağan ettiği “ergenlik kaf­tan’mm rengi de, Dede Korkut’taki otağ gibi kırmızıdır. Kızlar da düğünde, kır­mızı kaftan giyerlerdi. Dede Korkut’taki Beyrek’in nişanlısı Banı Çiçek de, kırmı­zı kaftanını giyerek, düğünde oynamıştı. Kuzey Türklerinin Er Sayın Destanı’nda yiğitler, “Biz kırmızı çapan giyme­dik”, yani evlendirilmedik (üye söylen­meye başlamışlardı. Bir Kırgız Atasö­zünde de, “kızın gönlü kızıldadır”, denir. Hem er­kek ve hem de kadın için. Herhalde bundan dolayı da kız babalarının yeti Dede Korkut’ta, kırmızı otağ oluyordu.
Leia Mais

Kız Gelin

Kız gelin
Göktürk yazıtlarında, Türklerin esare­te düşmesiyle, “temiz Türk kızları”nın, (yani silig kız oğlunun) câriye olmaları, bir felâket olarak gösteriliyordu. Be­kâret maddesinde, Türklerdeki bakir anlayışı üzerinde durmuştuk. Yenisey’-deki Göktürk yazıtlarında da, “kış­lağımda , kız oğluma doymadım (bük­medim)”, deniliyordu. Eski Türklerde “kız oğul”, kız evlâd karşılığıdır. Aynı yazıtlarda, bazen de “yalnız (evlenme­miş) kızımdan , ayrıldım” sözleri de, mezar taşları üzerinde yer alıyordu. Ko­nuyu uzatmaya yeterli yerimiz yok. Bundan da anlaşılıyor kir kızma doyma­dan ölme veya ölümle kızından ayrılma, Göktürklerde de bir üzüntü ve ağıt sebe­bi idi. XI. yüzyıl Türkleri arasmdan Kaş-garlı Mahmud’un derlediği örneklerde, “benim kızım”, “ev kızı”, yani aile kızı ) gibi sözler de geçiyordu. .Yani bir baba, sevgi ile dolu olarak, benim kızım diye­biliyordu. Eski Avrupa’da ve doğu ka­vimlerinde ise, kıza sahip olmak, bir öğünme sebebi olamazdı. “Kız gelin” sö­zü Yenisey’deki Göktürk yazıtlarında ve Dede Korkut’ta da çok geçiyor. Bu­nun manasının, “gelin kızım” mı; yoksa “kızım ve gelinim mi olduğunu iyice bi­lemiyoruz: “Kaza benzer kıyımına gelini­miz bunlu (kederli) oldu. “Kaza benzer kızımın gelinimin çiçeği oğul”, gibi… Kı­zın ölümü de bir ana ve baba için, ağıt sebebi olabiliyordu: “Bir kızcağuzumu aldı, gitti” diye, Dede Korkut’ta biri üzüntü ile söyleniyordu. Burada kız, sevgi dolu olarak “kızçağuz’la, çağrılı­yordu. Bazen de, “elcüğezi kınalı kızcağazlar”, diye Tepegöz ise, Basat’a şöyle diyordu: “Elçügezi kınalu kızçugazlar çok yemişim!” Görülüyor ki Türklerde kız çocuğuna sahip olmak bir mutluluk­tur. Varlığıyla kız, gönüllere sevgi, se­vinç ve gurur getirir: “Kaim Oğuz’un ge­lini kızı bezenen çağda, göğsü güzel ka­ba dağlara gün değende!”. Buna göre, Oğuz ilinde, sabahla birlikte gelinler ve kızlar bezeniyorlardı. Bu da, bir mutlu­luk çağı idi. “Cici bici Türkmen kızı!” Bu da Dede Korkut’tan bir sözdür. Kon­ya’da dendiği gibi: “Atladı çıktı eşiği, sofrada kaldı kaşığı, kız evlerin yakışığadır.
Leia Mais

Kızın Miras Hakkı

Kızın miras hakkı
“Kızın miras hakkı”, anlaşıldığına gö­re Türklerde, başlangıçtan beri vardı. Ancak Türklerdeki dışarıdan kız alma geleneklerine göre, koca evine gelen ge­lin, koca ailesine benliği ve varlığı ile bağlanıyor ve artık onlardan biri oluyor­du. Çocuklar küçük ise, ölen kocanın malı ve her türlü hakları olduğu gibi hep­si birden, karısının üzerine geçiyordu. Bazı Türk kesimlerinde koca malından ana iki pay ve çocuklar ise birer pay alır­lardı. Ancak kızın, gelin olduktan sonra, baba malından ne gibi miras hakları kal­dığı meselesi, biraz karanlık kalıyordu. Kızın babasından miras hakkını, çeyiz olarak alıp, koca evine gittiği kesindir (Bk. Çeyiz, Kaim). Ancak Türk topluluk­ları geliştikçe, örf ve anlayışlar da değiş­mişti. Gelin olan kızların, babanın ölü­münden sonra da miras haklarının kal­mış olabilmesi, daha sonraları tabiî gö­rülmelidir. Ancak çok eski çağlarda, kız­ların baba evindeki bu hakları kalmıyor­du. Bunun için kızın oğulları, yani ye­ğenler, “annemizin malını tam olarak vermedin” diye, dayılarının mallarını üç defa yağmalama (barımta) haklarına sa­hip olabiliyorlardı. Selçuk ve Osmanlı gibi büyük imparatorluklarda bu gibi haklar, elbette ki hukuk ve adalet rayla­rına oturtulmuşlardı. Buna rağmen kı­zın miras hakkının çeyiz olarak verilisi, hâlâ Kars çevrelerinde yaygındır. Prof. Karutz, XIX. yüzyıl Türkmenlerinde, kaim veya mihr andlaşmasında dayıla­rın da bulunduğunu, kız ve oğlan evle­rinin, çiftlerin geleceği için ne gereki­yorsa, karşılıklı yardımlaşarak her şeyi yaptıklarım görmüştü. Yani eski Türk törelerindeki katılık ve disiplin, artık za­manla yumuşamıştı.
Leia Mais

Anasına Bak Kızını Al

Anasına bak, kızını al
“Kızın terbiye ve yetişmesi” de, anne­ye bağlıdır. Dede Korkut’ta dendiği gi­bi, “kız anasından görmeyince, öğüd al­maz”. Bizdeki, “Anasına bak, kızını al”, gibi. Bunun için eski Türkler, anasına benzeyen, anasının suyunu, sopunu ve terbiyesini almış kızlara, “anaç kız” der­lerdi. Kırgız Türklerinin de bir atasözün­de, “anasız kız, babasız oğlan, yetersiz­dir”, deniyordu. Kaşgarlı Mahmud, akıl­lı, zeki, sözü sohbeti yerinde küçük kız­lara Türklerin, “ekeç” dediklerini de ya­zıyor. Bu konuya yeniden döneceğiz. Belki bunun, Göktürk yazıtlarında kız veya kadın manasına kullanılan, “eğiç” sözü ile de, bir ilgisi vardır. Altay Türk­lerinde istenen kızlar, “evin başı, bıça­ğın sapı ve kazanın kulpu” gibi, özellik­lerle tanıtılıyordu. Yine bir Kırgız ata­sözüne göre, “atın sırrı sahibinde, kızın sırrı ise akrabasında kalır. Yani kız orta malı değildir. Bir kapalı kutudadır. Bunun için açık, saçık, deli dolu kızlara da, “oynaş” deniyor ve bir değer veril­miyordu. Kaşgarlı Mahmud’a göre, “Anaç, herkesin anası imiş gibi kendini sevdiren küçüklüğünde büyük bir anla­yış gösteren kız çocuktur. Bu söz, kız için, sevgi olarak söylenir.” “Ekeç” ise, kendini herkese bir kız kardeş gibi sev­diren, daha küçüklüğünde anlayış ve zeyreklik gösteren kızdır. Bu sözle de kızlara sevgi gösterilir.” Anne ve abla gibi olabilme, kızm bir soyluluğu ve üs­tünlüğüdür. Kaşgarlı Mahmud’un eseri, kız çocuklarının anneleri ile yardımlaş-’ maları ve bu görgü sonunda yetişmeleri ile ilgili, eski Türkçe örneklerle doludur: “Kız, beşik sallamakta yardım etti (be­şik ügrişti)”; “kız, ev süpürmede yardım etti (yamlaştı)”; “kız, nakış yaptı (çiknedi)”; gibi birçok önrek sözler görülür. Eski Türkler kızlarının oynamaları için, bebek de yapıp, eline veriyorlardı. Bu be­beğin adına da, “kudurcuk” deniyordu. Kız çocuklarının bebek gerekleri, doğuş­tan gelirdi. Eski çağlarda kızlarm, “ata binme, ok atma” ve at güdme gibi işler­de de yardımcı olarak yetiştirildikleri anlaşılıyor. Oğuz Destanı’nın bir bölü­mü olan Türkmenlerin Şeceresinde, Avşar ilinden güzel; fakat at bile güden bir kızı alarak, Buğra Han’a eş olarak veri­yorlar. Dede Korkut’taki Banı Çiçek de, Beyrekle ok atışmış ve güreşmişti. Ku­zey Türk destanlarından birinde “bir kız, ok ve at yarışlarında herkesi yen­mişti. Bir gün de bir ok atarak Gün Han’ın dağını yıkmıştı. Bu oklar ile yay Tanrı’dan kardeşine armağan olarak gelmişti. Bazı hayvancı Kırgız kesim­lerinde ise sembolik olarak gelin ata bi­nerek kaçar, güvey de onu kovalardı. Bütün bunlar, Türklerin çok eski gün­lerinin birer hatıralarıdır. Kızın terbiyesi ile ilgili bazı bilgiler destanlarda, da bulabiliyoruz. Kızları dadıya benzer yen­geler de yetişririrlerdi.
Leia Mais

Kızlık Elbisesi ve Kızlık Belgesi

“Kızlık elbisesi ve kızlık belgesi” üze­rinde, bekâret ve nişan maddelerinde durmuştuk. Dede Korkut’ta dendiği gi­bi, “oğlu olan evermiş, kızı olan göçür­müş”, yani çeyizi ile birlikte. Bunun için göçten, yani gelinlikten önce, kızların el­bise, şapka, baş ve diğer bellilikleri, baş­kadır. Kızların ergenlik çağına gelmele­riyle, saç şekilleri de değişiyordu. Kaşgarlı Mahmud bu kızlar için, “kız örgülü saç sahibi oldu (örgüçlendi)” veya “kız zülüftendi (kesmelendi)” diyordu. Tür­kistan’da bekâr kızlar, yaygın olarak börk giyinirlerdi. Anadolu’da ise “gelin­lik başı”, kızlıktan gelinliğe bir geçiş sembolüdür. Bir Kırgız Türk atasözün­de, “ince sesle konuşmakla evli kadın kız olunmaz”, deniyordu. Yani kızı, ka­dından ayıran ince sesidir demek istiyor­lardı. Bunun için Dede Korkut’taki yi­ğitler, hep “kızın gökçeği “ni arıyorlardı. Müslüman olmayan Türklerde kızlar, Şaman âyinleriyle kurban törenlerini, seyredebilirlerdi. Evli kadınlar ise, sey­redemezlerdi. Çünkü koca evinin ruhları, kendisine yabancıydı. Çünkü kendisi, el kızıdır. Türk Mitolojisi’nde kızlar hep, “üç kız, yedi kız, dokuz kız, kırk kız” gi­bi mitolojik ve kutlu rakamlarla anılır­lar. Bunlar daha çok yıldızlar ile burç­ların adları olmalıdırlar.
Leia Mais

Kuma Nedir.?

Kuma, Türklerde birinci kadından, yani baş kadın efendiden sonra alınan kadınlardır. Aslında kuma câriye değil­dir. Nikâhla alınır. Ulu Yüz Türklerinde durumu iyi olanlar kumaları, geçen yüz­yılın sonlarında bile, ayrı evlerde otur­turlardı. Radlof, buna rağmen ilk kadın, yani kadın efendilerin, kumaların şefi ol­duklarını görmüştü. Türklerin kuma sözü nereden geliyordu? Kaşgarlı Mah­mut ve Kutadgu Bilig gibi, Türklerin biraz da devlet dilini yansıtan kaynak­larda, bu söz görülmüyor. Çingiz Han ile torunlarının ikinci kadınları ise, kaynak­larda hep kuma adı ile anılıyorlardı. An­cak Moğolların gizli tarihinde de, bu sö­ze rastlamıyoruz. Biraz daha geç Uygur hukuk vesikalarında, “Kuma Hatun” gibi, bazı kadın adlarını da görüyoruz. Bu ad, Hümâ sözünden de gelmiş olabi­lirdi. Dede Korkut’ta görülmeyen çok kadınla evlenme konusunda, “poligami” maddesinde, yeniden döneceğiz. Burada daha çok, İslâmiyet’ten sonra başlayan kuma veya ortakların, Türklerdeki birin­ci kadın, yani kadın efendi veya kadın ana olmadığını, belirtmeye çalışacağız. İslâmiyet’te alınan bütün kadınlar eş hakka ve değere sahiptirler. Türklerde birinci kadının hakları çoktur. Bu, İslâ-mî hükümlerle Türk töresi arasında görülen, önemli bir ayrıcalık’ . Arapça’­da “darre” ve Farsça’dak. “benânec”, iki karısı olan bir insanın, her iki karı­sına da, eşit olarak söylenen bir addır. Eski Osmanlı kitapları, bu sözleri “ku­ma” diye karşılamışlardır. Ancak Türk aile kuruluşunda, kadınlar arasında mevki ve derece ayrılıkları düşünül­müştür. Bunun için yeni Osmanlı kitap­ları, bilhassa Mütercim Âsim Efendi Farsça “benağ” maddesinde, “nikâhı al­tında bulunan zevcelere denir… Asıl Türkler evvelkisine altçı; ikinci ve üçün­cüsüne de kuma derler” diyordu. Altçı, birinci kadın veya kadın efendidir. Bu madde, Tarama sözlüğünde yoktur. An­cak bu sözlüğün kuma maddesine bakı­lırsa Türklerin kumalıktan pek fazla hoşlanmadıkları da, açık olarak görüle­bilir. Dede Korkut’taki, “kavim kabile benim kuma yurdum” sözü ise, şimdilik pek anlaşılamıyor.
Leia Mais

İki Büyük Hatun

Hunların, Timurlu ve Altmordu sa­raylarında, iki büyük hatun vardı: Ulug ve Kiçig (küçük) hatun adı verilen bu iki büyük hatunu, Göktürkler ile Oğuzlarda görmüyoruz. Belki de tahtın verasetini garantiye almak için böyle M büyük hatun düşünülmüştü. Ancak Hunlarda bir tahta çıkma sözkonusu ol­duğu zaman küçük hatun, “Büyük hatu­nun oğlu varken, benim oğlum tahta çıka­maz”, diye diretmişti. Ancak Büyük ha­tunun oğlu hasta olduğundan, sonradan bu isteğe baş eğmişti. Bununla ilgili ve­sikalar, Hunların tarihi ile ilgili kitabı­mızda sunulmuştur. Büyük Türk impa­ratorluklarında da durum böyle idi. An­cak Kırgız Türkleri gibi yaylacı köy­lülerde kumalar, Göktürk yazıtları­nın “küng” dedikleri câriye veya odalık-gibi görülmüş olabilirlerdi. Çünkü Kır-gızlarda kumaya, yani birinci kadından sonrakilere, “kün” veya “künü” deni­yordu. Anadolu’nun birçok yerlerinde kuma veya ortak kadına, “günü” dendi­ğini görüyoruz. Bunlar, Türk aile hayatı­nın çok eski izleri ve sesleridir. Zaten Anadolu’da da, ortak kadın veya kuma için, “bendek” opuşuk, öğürlü, yanaşık, yarıcı” gibi pek de hoş olmayan sözler söylerler. Ancak Anadolu’daki, “güdeger” sözü üzerinde daha derin olarak, durmak gereklidir. Kuma sözü daha çok Anadolu ve Mısır Türklerinde yayıl­mıştı. Çağatay Türk kültür çevresine de, bu söz Batı’dan gitmiş olmalıydı. Çingiz Han ve oğullarının saraylarında çok ka­dın almak, bir gelenekti. Reşideddin, birinci kadın dışmdakUeri hep “kuma” adıyla adlandırıyordu. Ancak aynı tarih­çi Büyük hatuna da ayrıcalık ve büyük bir yer veriyordu. Kadınlar arasındaki bu ayrılığı, Marco Polo da görmüştü. Harezm şahlar Devleti’ndeki Türk sa­rayında da “kuma” sözü ve kumalık var­dı. Ancak sarayda Terken Hatun var­ken, diğer kadınların sözü elbetteki ola­mazdı.
Oğuz Kağan destanlarında görülen kumalar, herhalde İslâmiyet le başlıyor­du. Ebülgazi Bahadır Han, “Türkmen­lerin Seçeresi’nde, Oğuz’un kurultayın­da bulunanları, şu üç nesil içinde toplu­yordu:
1) Oğuz’un altı oğlu ve 24 torunu.
2) Kuma çocukları: Bunlar, soylu 24 Oğuz boyu içinde yer almazlardı.
3) Oğuz soyundan gelmeyen, fakat defter­de yazılı olan Kıpçak, Kalaç vb. gibi boylar. Ancak kuma çocukları da, verasetten mahrum değillerdi. Nite­kim Oğuz Han, Irkıl Hoca’nm öğüdü üzerine, kuma çocuklarına da birer pay vermişti. Ancak, babasının yerine, birinci hatundan doğan, Kayı gibi en büyük oğullar geçerdi. Ancak Türk mitolojisi üvey annelere veya kumalara karşı, bir düşmanlık da doğurmuyordu.
Herhalde herkes haddini biliyordu. Ka­rısı ölen Buğura Han’a oğlu, babasına ev­lenmesini söylüyor, babası da oğluna, “Annenin yerini tutan kadım, ben nere­den bulabilirim”, diye bu isteğe karşı geliyordu. Oğul da, “Anam kadar olma­sa bile, yansı kadar olabilir”, diyor ve babasını böylece evlendiriyordu.
Leia Mais

Karı-Kocanın Boşanması

Boşanma
Karı-kocanın mahkeme kararıyla bir­birlerinden ayrılmaları olan boşanma, genelde arzu edilmeyen bir durumdur. Ancak ortak hayat sürekli huzursuzluk, çatışma ortamında sürmeye başlar, ta­rafların evliliklerini kurtarmak için yap­tıkları çabalar sonuç vermezse tek çö­züm boşanma olur.
Anne-babanın çocuğa gösterdikleri il­gi, sevgi, şefkat farklı özellikler taşır. Bu sebeple çocuğun annesine de, babası­na da ihtiyacı vardır. Onlarla olan ilişki­leri, çocuğun duygusal yönden olgunlaş­masına ve hayatta karşılaşacağı prob­lemlerle başa çıkmasına yardıma olur.
Boşanmalardan en çok zarar gören, et­kilenenler de, değişikliklerden pek hoş­lanmayan çocuklardır kuşkusuz. Aile hayatındaki köklü bir değişiklik, çocu­ğun gelecekten endişe etmesine, anne-babasının kendisini eskisi gibi sevmedi­ğini düşünmesine yolaçar. Bu sebeple bir evliliğe son vermeden önce tarafların çok iyi düşünmesi gerekir. Ancak yine, çocuk var diye de çoktan bitmiş bir evli­liği sürdürmeye çalışmak da doğru de­ğildir. Evlilik yürümüyorsa ve beraber­lik artık dayanılmaz bir eziyet haline gelmişse, en doğru hareket bir durum değerlendirmesi yapmak ve en iyi, doğ­ru olan kararı almaktır.
Çocuğun gelecekteki başarısı, mutlu­luğu açısından, içinde bulunduğu atmos­ferin çok büyük bir önemi vardır. Bu se­beple son derece gerilimli bir ortamda yaşamaktansa, boşanmanın getireceği problemlere katlanmak daha doğru olur.
Karı-kocanın aile düzenini yeniden kurmak için evliliği sürdürmeye karar vermeleri elbette güzeldir. Ancak bu ka­rar onları huzursuz edecekse durum değişir. Zira o takdirde çocuğu huzurlu bir ortamda büyütemeyeceklerdir ve hal böyle olunca ayrılmak herkes için en iyi çözüm olacaktır.
Bunun yanısıra çocuğun anne- ba­basının sırf kendisi için birarada kal­maya katlandıklarım bilmesi, hattâ bun­dan şüphelenmesi bile işleri daha kötü-leştirir. Çünkü çocuk, kısa bir süre sonra olaylardan kendisini sorumlu tutmaya başlayacak ve o da en az annesi-babası kadar mutsuz olacaktır.
Boşanmanın çocuk üzerinde en etkili olduğu çağı belirtmek mümkün değildir. Ancak Ule de bir ayrım yapmak istense, bunun bebeklik dönemi olduğu söylene­bilir. 2 yaşın altındaki çocuklar, özellik­le iyi bakıldıkları takdirde, ana-babalarının yokluğunu fazla hissetmez­ler. 2-4 yaş arasındaki çocuklarda, geliş­mede bir duraklama veya gerileme olabi­lir. 5-6 yaş arasındaki çocuklarsa, genel­likle olaydan kendilerini sorumlu tutar­lar ve büyük sarsıntı geçirirler. 7-8 ya-şindakiler daha çok geleceklerinden en­dişe duyarlar, kendilerine ne olacağım düşünürler. 9-10 yaş. arasındaki çocuk­lar, duygularını saklamada çok usta olurlar. Olay karşısında çok cesurmuş gibi görünürler. Ancak keyifleri çok ça­buk bozulur. Boşanmaya karşı en ciddi tepkilerse, buluğ çağındaki çocuklarda görülür.
Erkek çocukların olaya tepkisi genel­likle kızlardan farklıdır. Erkekler etraf­larına karşı kına olurlar, kız çocuklar ise ruhen sarsılırlar. Etraflarıyla ilgile­rini keserek, içlerine kapanabilirler.
Çocuk 3 yaşında da olsa, 13 yaşında da olsa söyleyecek şey aynıdır: Ona, uzun. zamandır birbirinizle anlaşamadı­ğınızı, ayrılıp arkadaş kalmanızın daha doğru olduğunu söyleyin. Ayrıca ayrılı­ğınızın ona olan duygularınızı değiştir­meyeceğini, her ikinizin de kendisini es­kisi kadar sevdiğinizi, istediğinizi anla­tın.
Eşinizle kanlı bıçaklı olsanız bile çocu­ğu kendi probleminizden uzak tutun. Ondan, aranızda hakem olmasını asla is­temeyin.
Genellikle bütün çocuklar, anne-baba-larının yeniden evlenmeleri fikrine şid­detle karşı çıkarlar. Hele bir boşanma­nın ardından gelen evlenme, çocuğun büyük tepkisine yolaçar. .
Bir başka önemli nokta da, çocukların. üvey anneye, üvey babadan daha büyük tepki göstermeleridir. Ayrıca, yeni gelen kişinin anne ve babasıyla arasına girebi­leceği ve kendi yerini alabileceğini dü­şünmek de çocuğu huzursuz edebilir.
Bütün bunlardan dolayı, çocuk baş­langıçta yeni gelene çok kötü davranabi­lir, hattâ tamamen reddedebilir. Tepki­sini aza indirmenin en iyi yolu, çocukla yalnız konuşmaktır. Sabır ve anlayış da çoğu zaman, yeni gelene duyulan düş­manlığı azaltmaya yardımcı olur. Çocu­ğunuz kabul etmeyecek diye yeniden ev­lenmekten vazgeçmeniz de, elbette doğru değildir.
Leia Mais

Aile Konusu İle İlgili Hukuk Düzenlemelerinin Evrensel Niteliği

Kadınla erkek arasında kurulan hayat ortaklığı ve genel olarak aile konusu­nun, tarihin her döneminde, her toplum­da birtakım kurallara bağlanmış oldu­ğunu belirtmiştik. Dinden, hukuktan veya törelerden kaynaklanan bu kuralla­rın etkisi tarih boyunca çeşitli toplum­larda değişik aşamalardan geç­miştir. Günümüzde de dünya yüzündeki devletlerin her birinin aile ile ilgili kural­ları az veya çok birbirinden farklıdır. Ai­lenin kuruluşu, aile fertleri arasındaki ilişkiler, ana-baba ve çocukların karşılık­lı hakları ve ödevleri gibi konulan düzen­leyen kurallar devletten devlete değişik­lik göstermektedir. Aile hukukunu fede­ral bir düzenlemeye bağlamamış federal yapılı devletlerde (mesela ABD’de) ayrıca federe devletlerin aile hukuku ile ilgili kuralları da birbirinden farklı ola­bilmektedir.
Ancak bütün bu farklar ne olursa ol­sun, dünya yüzündeki devletlerin hepsi­nin kanunlarında ve hattâ anayasaların­da aile konusuna özel bir önem verilmiş olduğu da bir gerçektir. Sosyal, siyasî ve kültürel bakımlardan birbirinden çok farklı devletlerin anayasalarına bir göz atmak, aile kurumunun öneminin evren­sel bir biçimde kabul edildiğini göster­mektedir.
1949 yılında kabul edilmiş Federal Al­manya Anayasası (madde 6) 1954 yılın­da yapılmış Çin Halk Cumhuriyeti Ana­yasası (madde 96), 1961 yılında yapılmış Venezüella Anayasası (madde 47) ve ay­nı yıl yürürlüğe giren 1961 Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (madde 35) aşağı yukarı aynı ifadeyle, aileyi koru­mayı devletin temel görevleri arasında belirtmiş olması ilginçtir. Bu anayasala­ra daha pek çok örnek eklenebilir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında yapıl­mış hemen bütün anayasalarda aile ko­nusuna ilişkin hükümler vardır. Anaya­salara bu hükümlerin girmesinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin bü­yük etkisi olmuştur, insan Hakları Ev­rensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca 10 Aralık 1948 tari­hinde kabul edilmiştir. Nihaî oylamada hiçbir devlet olumsuz oy kullanmamış, sadece 8 üye devlet çekimser kalmıştır.
Türkiye de olumlu oy kullanan devlet­lerdendir.
İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi’­nin 16. maddesi aileye, evlenmeye, eşler arasında eşitlik !ile ilgili hükümler ihtiva etmektedir. Maddenin son fıkrası, ailenin toplum yapısının temel öğesi olduğunu belirtmekte, devlete bu kurumu koruma görevini vermektedir.
“Aile, cemiyetin tabiî ve temel
unsurudur; cemiyet ve devlet
tarafından korunmak hakkım
haizdir.”
Evrensel beyannamenin 16. maddesi, evlilik çağına varan erkek ve kadının ev­lenmek ve aile kurmak hakkına sahip ol­duğunu belirtmektedir. Evlenme, aile kurma hakkına ırk, uyrukluk veya din bakımlarından hiçbir kısıtlama konul­maması gerektiği de bildiride yer alan bir ilkedir. Kişilerin, kendi iradeleri dı­şında evlenmeye zorlanmaması gerekti­ği de evrensel beyannamenin 16. madde­sinde yeralan ilkelerden biridir.
4 Kasım 1950′de imzalanan ve Türki­ye tarafından 10 Mart 1954′de onaylan­mış bulunan Avrupa İnsan Hakları Söz­leşmesi de aile kurumuna yer vermiştir. Avrupa sözleşmesi, evlenme çağına ge­len her erkek ve kadının evlenmek ve bir aile kurma hakkına sahip olduğunu be­lirtmiştir (madde 12).
1948 yılında ilân edilen İnsan Hakları ve Ödevleri Konusunda Amerikan Bildi­risi de, aile ve evlenme konulan ile ilgili hükümler getirmiştir. Bildirinin 6. mad­desi, ailenin toplumun temel öğesi oldu­ğunu belirttikten sonra herkesin bir aile kurma hakkı bulunduğunu hükme bağ­lamıştır. Aynı maddeye göre, ailenin ko­runması da bir ödevdir.
Leia Mais

Nişanlanmanın Özellikleri

Nişanlanma, bir erkek ile bir kadının, birbirlerine karşılıklı olarak evlenmeyi vaadetmeleri ile meydana gelen bir söz­leşmedir. Bu sözleşmenin yapılması ile taraflar arasında “nişanlılık” denilen bir ilişki kurulmuş olur. Bu ilişkiye taraf olanlar da “nişanlı” olarak nitelenir.
Evlenmenin gerçekleşebilmesi için ev­lenecek kimselerin, daha önce,.mutlaka nişanlanmış olmaları gerekir. Çünkü, hemen bütün ülkelerde olduğu gibi, biz­de de, tarafların daha önce birbiriyle ev­lenme kararı vermeden, evlenme akdini yapacak yetkili kişi ya da makamın önü­ne çıkmalan mümkün değildir. Bu sebeple evlenme ilişkisinin kurulmasını sağlayan nikah akdi yapılmadan önce, taraflar, uzun veya kısa süren bir nişan­lılık ilişkisine girmiş olacaklardır. Ev­lenme akdi yapılırken, taraflar, o ana ka­dar bağlı oldukları ye taahhüdü o ana kadar getirerek, birbirleriyle evlenmek istedik­lerini açıklayacaklar ve böylece karşılık­lı “evlenme vaadi”, “evlenmeye” dönüş­müş olacaktır.
Evlenmeden önce gelen zorunlu bir aşama olan nişanlanmanın niteliği bakı­mından birtakım görüş farkları vardır. Kimileri bunu sadece bir “sözleşme” olarak kabul ederken, kimileri de “süreli bir ilişki” olarak nitelemektedirler. Bu farklı görüşleri bir noktada bağdaştır­mak ve birleştirmek imkanı vardır: Ni­şanlanma hem bir sözleşme, hem de bir hukukî bağ sağlayabilir. Bu bağ, az sürsün çok sürsün, belli bir zaman par­çasında devam eden “sürekli bir ilişki” anlamına gelir. Bu ikiliği belirtmek için, ilişkinin kurulmasını sağlayan işleme “nişanlanma”, bunun sonucu kurulan ve süren ilişkiye de “nişanlılık” denebi­lir. Bu anlatım, evliliği kuran sözleşme­ye “evlenme”, bunun* sonucunda kuru­lan ve hayat boyu devam etmesi amaç olan ilişkiye de “evlilik” denmesine pa­ralel bir anlatımdır.
Nişanlanma veya nişanlılık ilişkisi ba­kımından daha önemli sayılabilecek bir mesele, bu sözleşmenin veya ilişkinin hukukî değeri meselesidir. Bunu, kısaca şöyle koyabiliriz: Nişanlanma veya ni­şan ilişkisi, tarafları hukukî olarak bağ­layan bir sözleşme veya ilişki sayılır mı? Böyle bir problemin ortaya çıkmasının ilk sebebi, bazı kanunların bu ilişkiyi hiç düzenlememiş olmasıdır. Gerçekten, bir­çok ülkenin kanunlarında nişanlanma ve nişanlılık ilişkisine temas eden hüküm­lere rastlanmaz. Mesela Fransa bakı­mından durum böyledir. Bu gibi ülkeler­de, evlenmenin yapılmasından önce yine bir nişan ilişkisi kurulur ama, kanunda hüküm olmadığı için bu ilişkinin “huku­kî” olup olmadığı tartışma götürür. Bü duruma bakarak, nişanlanmanın kanun­larda düzenlenmediği ülkelerde, kimi hukukçularca nişanın ve nişanhhk ilişki­sinin sadece “fiilî bir ilişki” olduğu ye bunu tâbi olduğu kuralların da hukuk kuralları değil,/”ahlâk kuralları olduğu ileri sürülür. Buna karşılık, kanunda dü­zenlenmiş olmasa bile, karşılıklı evlen­me vaadi ile meydana gelen nişanlanma­nın hukukî bir bağ oluşturduğunu ileri süren ve bunun sadece ahlaka değil/bü­tün sözleşmelere uygulanması gereken kanun kurallarına da tâbi bulunduğunu söyleyen hukukçular da vardır. Bazı ül­kelerin kanunları ise bu ikinci görüşü de ortadan kaldıracak bir düzenleme geti­rirler. Mesela Şili Medenî Kanunu’nda, “evlenme vaadi taraflar arasında hiçbir hukukî borç meydana getirmeyen, şah­sın şeref ve vicdanına bırakılmış, özel bir olgudan ibarettir” şeklinde bir hü­küm yeralmaktadır.
Bizim ülkemizin de aralarında bulun­duğu birçok ülkede ise bu gibi tartışma­lara yer bırakmayan bir düzenleme biçi­mi tercih edilmiştir. Kanun yapıcı açık hükümler koymak suretiyle, nişanlan­manın hukukî yapısını belirlemiş, bu sözleşme ve ilişkiden ne gibi hukukî so­nuçlar meydana geleceğini göstermiştir. Bü çözümü benimseyen kanunların bu­lunduğu ülkelerde, ahlâkî ve manevî de­ğeri yanında, nişanlanmanın hukukî de­ğeri de olan bir kurum olduğu artık yadırganamaz. Böylece, bizim kanunumuz açısından da,, nişanlanmayı, salt bir dostluk veya aşk ilişkisi sayamayız. Me­denî Kanunumuzun nişanlanma başlığı altında getirdiği hükümler karşısında, bu ilişki “fiilî bir ilişki” değil, kapsadığı karşılıklı vaadin doğuracağı hukukî so­nuçlar dolayısıyla, “hukukî bir ilişki”dir.
Bununla birlikte hemen işaret etmek gerekir ki, hukukî yanı ne derece ağır ba­sarsa bassm, nişanlanmanın ve nişan ilişkisinin özünde, onu sıradan bir söz­leşme ilişkisinden farklı kılan öğeler var­dır. Bu sebeple, kanun yapıcılar, bir yan­dan toplumsal hayatın vazgeçilmez bir olgusu olan nişanlanmayı büsbütün “hukuk dışı” bırakamazken, öte yandan da, kapsadığı “manevî-ahlâkî” öğeleri gö-zönünde tutarak yapısına uygun bir dü­zene bağlamak zorundadırlar.
Bu düzenin en önemli “problemi, nişan ilişkisini kuran evlenme vaadine sada­kat meselesidir. Kanun yapıcı probleme yalnız “sözleşme” açısından bakarsa, öteki sıradan sözleşmelerde olduğu gibi, bu sadakati sağlayan veya zorlayan ku­rallar getirerek, problemi çözmeye çalı­şacaktır. Bu takdirde vaadine sadık kal­mayan nişanlı için zorlamalar konacak ve bu zorlamalar sadakatsiz nişanlı veya dolaylı olarak evlenmeye zorlanacaktır. Bu tür zorlamaların ise, nişan ilişkisinin özünü oluşturan mane­vî değerlere aykırı düşmesi muhtemel­dir. Temel dayanağı dostluk, sevgi ve duygusal bağlılık olması gereken nişan ilişkisinde, bu öğelerin yok olmasına karşı direnmek ve dayanmak ve bir kere vaadedilmiştir diyerek, bu ilişkiyi, bütün hayat boyu sürmesi amaç olan evlilik ilişkisine dönüştürmek niçin mec­buri sayılsın? ,
îşte, nişanlanmayı hukukî bir bağ ola­rak kabul eden kanun yapıcılar da, özel­likle evlenme zorunluğu açısından, me­selenin sıradan bir sözleşme ilişkisinden farklı biçimde ele almışlar, nişan ilişkisi­nin kapsadığı ahlakî ve manevî değerle­re ağırlık vererek, bu ilişkiye has, özel bir düzenleme biçimi getirmişlerdir. Kı­saca söylenirse, “evlenmeye zorlama­yan”, ama sebepsiz sadakatsizliğe de prim vermeyen bu düzen, bizim Medenî Kanunumuzun da benimsediği düzendir. Mededî Kanunumuzun nişanlanma konusunda karşımıza çıkan manevî ahlâkî değerlerle, hukukî değerleri nasıl bağdaştırdığını aşağıda inceleyeceğiz.
Nişanlanmanın hukukî yapısını belir­leyen düzenleme bakımından gözönünde tutulması gereken bir nokta da, bu ilişki­nin işlevsel (fonksiyonel) niteliğidir. Yu­karıda belirttiğimiz gibi, nişanlanma, iş­lemlerin mantıkî sırası gereği, evlenme­den önce gelen zorunlu bir “ön sözleş­medir”. Birbirleriyle evlenmek isteyen kişiler, uzun da olsa, kısa da olsa bu merhaleden geçeceklerdir. Nikah masa­sına birlikte oturma karan bile taraflar arasında bir nişanlılık ilişkisinin bulun­duğunu gösterecektir. Yalnız bu açıdan bakılırsa, nişanlanmanın, evlenmenin gerçekleşmesini sağlamak gibi bir fonk­siyonu olduğu söylenebilir. Ama bunun dışında da nişanlık ilişkisinin belli bir fonksiyonu kabul edilebilir. Bu fonksiyonu, kısaca, “evliliğe hazırlık” biçiminde ifade edebiliriz. Bunun anla­mı, ileride, bir hayat boyu devam edecek olan evlilik ilişkisinin kurulmasına ha­zırlanmadır. Bu hazırlık kavramının içi­ne, ev tutup, çeyiz düzmekten, düğün tö­reni için para tedarik etmeye kadar her çeşit maddî hazırlıklar girdiği gibi, evle­necek eşlerin birbirlerini tanımaları, uyumlu bir evliliğin kurulması için bir­birlerine yaklaşmaları gibi manevî ha­zırlıklar da girer. Çok eski bir kurum olan nişanlılık kurumu bakımından bu “hazırlanma” . bütün tarih bo­yunca hemen her toplumda kabul edil­miş, benimsenmiş oir fonksiyondur. Özellikle ilkel toplumlarda, evlilik önce­si ilişkilerde, bu hazırlık devresini ayrın­tılı bir biçimde düzenleyen gelenekler, töreler ve törenler vardır. Bu gelenek ve töreler, çoğunlukla birbirleriyle evlenecek kişilerin, birbirlerini deneyerek, evlenme için gereken olgunluğa ve uyuma ulaşma amacına yöneliktir. Çağdaş toplum­larda da nişanlanma bakımından, bu an­lamda, bir deneme ve hazırlık dönemin­den sözedilebilir. Törelerin ve törenlerin eski önemini kaybettiği bir gerçek ol­makla birlikte, bugün de nişanlılık ilişki­sinde, “deneme”, “alışma”, “hazırlan­ma” öğelerinin bulunduğu şüphesizdir. Bununla birlikte hemen işaret ede­lim ki, burada sözü edilen deneme ve alışma sıradan bir ilişkideki gibi, “be­ğenmezsen almam” çeşidinden bir şey değildir. Tarafların nişanlılık dönemin­deki deneme ve alışma ilişkileri, mevcut bağlılığı hotbehot bozma yetkisini” ye­ren türden bir ilişki olarak “kabul edile­mez. Pek çok ülkenin kanununda olduğu gibi, bizim kanunumuzda da, haklı bir sebebe dayanmayan nişan bozma hare­keti, böyle davranan nişanlıyı maddî yüküm altına sokabilen bir hareket sayılmaktadır.
Leia Mais

Nişanlanmanın Meydana Gelmesi

Nişanlan­ma, bir takım özellikleri olmakla birlik­te, bir sözleşmedir. Bunun, sonradan ya­pılması amaçlanan evlenme akdine nis­peti dolayısıyla bir “ön- sözleşme” ola­rak nitelendiği de görülür. Hukukî yapı­sı ister sözleşme, ister Ön sözleşme ol­sun, bu işlemin esasını, işleme taraf olan kimselerin “karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamaları” oluşturur.
Borçlar Hukuku’na özgü bu tanımda yeralan öğeleri nişanlanma açısından incelersek şunları tepit ederiz:
Taraflar, belli bir konudaki iradelerini karşılıklı olarak birbirlerine açıklaya­caklardır ve bu iradelerin muhtevası birbirine uygun düşecektir. Böylece, ta­raflar arasmda amaçlanan ilişki kurul­muş olacak, nişanlanma adım verdiği­miz sözleşme akdedilmiş ve nişanlılık durumu meydana gelmiş bulunacaktır.
Burada sözü edilen iradenin muhte­viyatı “evlenme vaadi”dir. “Nişanlan­ma evlenme vaadi ile olur” diyen Mede­nî Kanun’un 82. maddesi bunu belirt­mektedir. Ancak böyle bir “vaad” varsa ve bu iki tarafın da, birbirlerine karşı, ortak vaadleri ise nişanlanma meydana gelecektir. Şu halde muhteviyatı bakımın­dan “evlenme vaadi” olarak yorumlanamayacak beyanlar veya sözlerle nişanlan­ma gerçekleşmiş olmaz. Mesela, bir süre birlikte gezip tozma isteği veya dosthık, arkadaşlık etme eylemi nişanlılık ilişki­sinin kurulmasına yetmez. Hatta çok ilerlemiş bir gönül ilişkisinin, flörtün mutlaka bir “evlenme vaadi”ni amaçla­yacağı söylenemez.
Bununla birlikte; hemen belirtilmesi gereken nokta şudur ki, sözkomısu ev­lenme vaadinin varolduğunun kabul edilmesi için, belli sözlerin veya belli işa­retlerin bulunması da şart değildir. Çün­kü, bizim hukukumuza göre, nişanlan­ma akdi belli bir şekil şartına bağlan­mamıştır. Tarafların birbiriyle nişanlan­masını sağlayan bir törenin (nişan töre­ninin), yapılmış olması veya yüzük takıl­ması türünden olgular nişanın gerçek­leştiğini gösteren belirtilerdir. Ama, bunlar olmasa da, tarafların birbirleriyle il olduğunu kabul etmemize
gerçekleşir. Şu hale göre bir kimsenin kendi basma nişanlanma kararı vermesi için onsekiz yaşını doldurmuş olması arana­caktır. Bunun yaraşıra, onsekiz yaşını doldurmuş olan kişinin, öteki hukukî iş­lemlerde olduğu gibi, “mümeyyiz olma­sı” da gerekecektir. Bunun anlamı, nişanlanacak kişinin’ ‘makul surette hare’ ket etme” yeteneğine sahip olmasıdır. Davramş, eylem ye işlemlerinin anlamı­nı idrâk edemeyen kimse bu yeteneğe sahip değildir. Akıl hastası, akü zayıfı, bunak olanlar bu durumdadırlar. Sar­hoşlar, uyurgezerler, ipnotizma altında tutulanlar ve benzerleri de, bu hali doğu­ran sebeplerin etkisi sürdükçe, geçici olarak, mümeyyiz değildirler (gayrımü-meyyiz durumdadırlar). Demek ki; rüşte ermiş olsa bile, bir kimsenin, mümeyyiz olmaması durumunda, nişanlanma ehli yetiyokur.
Bizim kanunumuza göre bir kimsenin “mahcur” olması da nişanlanma ehliye­tini etkiler. Mahcur olma hali (kısıtlılık) mahkemenin belli sebeplere dayanarak verdiği kararla doğan bir haldir. Çoğu kere akıl veya ruh hastalıklarından ileri geleıi kısıtlılık, bazı hallerde, kısıtlanan kimsenin aklı başında da olsa gerçekle­şebilir’Mesela, bir yıldan çok özgürlüğü bağlayıcı cezaya çarptırılmış bir kimse hakkında da mahkemece “hacir kararı” verüir. İşte, bir kimse reşit ve mümeyyiz olduğu hâlde, hakkında kanunî bir sebeple kısıtlama (hacir).kararı verilmişse, kendi başına nişanlanma ehliyetinden mahrum olur.
Ehliyet yönünden yaptığımız bu açık­lamalar, bir kimsenin kendi basma ni­şanlanmaya kalkışması hali için geçerli­dir. B aşka bir deyişle, yukarıda açıkladı­ğımız ehliyet şartı gerçeUeşmemişse, bir kimse, kendi karan ve eylemiyle ni­şan ilişkisi kuramaz. Ama, kanun yapı­cı, bu ehliyetsizler kategorisine mümey­yiz olmama yüzünden değil, küçük (on­sekiz yaşından küçük) olma veya mahcur olma dolayısıyla girenler için başka bir. imkan sağlamıştır. Bunlar “kanunî mümessillerinin önayı”nı aldıkları tak­dirde nişanlanmaya ehildirler. Mesela, bir yıldan çok hapis cezasına çarptırıldığı için hacir altına alınan kimse, kanunî temsilcisi (vasisi) onaylarsa, nişanlana­bilir. Bunun gibi mesela, aklı başında sayılabilecek bir genç (nişanlanmanın anlamını idrak edebilecek aklî olgunluğa ulaşmış), onsekiz yaşını doldurmadan önce de kanunî temsilcisinin (velisinin) onayı ile nişanlanabiKr; Küçük ve mah­curların nişanlâhabilmeleri bakımından tarafların karşılıklı mektuplaşma­larından, birbirleriyle evlenme istekleri­ni açıklamış olduklarını tesbît ediyorsak, nişanlanma gerçekleşmiş demektir. Kısa­ca bir işlem olmadığını, karşılıklı ev­lenme isteğinin varlığını gösteren fak­törler varsa nişanlanmanın gerçekleş­miş olacağım söyleyebiliriz. Bu faktörlerin ne olduğu, her somut olayda, olayın özelliklerine göre tesbit edilip, değerlendi­rilecektir. Nişanlılık ilişkisinin mevcut ohıp olmadığı yolunda bir ihtilaf ortaya çıkarsa, bu ihtilafı çözecek olan yargıç, taraflarca ileri sürülen olguları bir bir in­celeyip değerlendirerek, bu konuda bir sonuca varacaktır.
Kanunda söylendiği gibi, nişanlanma­nın meydana gelmesi için, tarafların kar­şılıklı evlenme vaâdlerinin bulunması gerekmektedir. Bu karşılıklı vaadler, yukarıda da bahsettiğimiz gibi işlemin temelini oluşturan “karşılıklı irade” şartı­dır. Bu temel öge olmaksızın bir nişanlanmanın mevcudiyetinden bahsedilemez. Ama bu öge veya şart ni­şanlanma dediğimiz ilişkinin kurulması için gereken yegane öge veya şart değü? dir. Bunun dışında, geçerli bir nişan iliş­kisinin kurulması için, başka şartların da gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
İ) Ehliyet şartı en başta gelen şarttır, Bir kimsenin nisanlanabilmesi için belli bir olgunluğa erişmiş olması gere­kir. Bu olgunluk “rüşt” dediğimiz ve bütün hukukî işlemlerin yapılmasında aranan belli bir yaşla belirlenen bir ol­gunluktur. Bizim kanunumuza göre rüşt “onsekiz yaşın, tamamlanmasıyla” gerçekleşir. Şu hale göre bir kimsenin kendi basma nişanlanma kararı vermesi için onsekiz yaşını doldurmuş olması arana­caktır. Bunun yaraşıra, onsekiz yaşını doldurmuş olan kişinin, öteki hukukî iş­lemlerde olduğu gibi, “mümeyyiz olma­sı” da gerekecektir. Bunun anlamı, nişanlanacak kişinin’ ‘makul surette hare’ ket etme” yeteneğine sahip olmasıdır. Davramş, eylem ye işlemlerinin anlamı­nı idrâk edemeyen kimse bu yeteneğe sahip değildir. Akıl hastası, akü zayıfı, bunak olanlar bu durumdadırlar. Sar­hoşlar, uyurgezerler, ipnotizma altında tutulanlar ve benzerleri de, bu hali doğu­ran sebeplerin etkisi sürdükçe, geçici olarak, mümeyyiz değildirler (gayrımümeyyiz durumdadırlar). Demek ki; rüşte ermiş olsa bile, bir kimsenin, mümeyyiz olmaması durumunda, nişanlanma ehliyeti yokur.
Bizim kanunumuza göre bir kimsenin “mahcur” olması da nişanlanma ehliye­tini etkiler. Mahcur olma hali (kısıtlılık) mahkemenin belli sebeplere dayanarak verdiği kararla doğan bir haldir. Çoğu kere akıl veya ruh hastalıklarından ileri geleıi kısıtlılık, bazı hallerde, kısıtlanan kimsenin aklı başında da olsa gerçekle­şebilir’Mesela, bir yıldan çok özgürlüğü bağlayıcı cezaya çarptırılmış bir kimse hakkında da mahkemece “hacir kararı” verüir. İşte, bir kimse reşit ve mümeyyiz olduğu hâlde, hakkında kanunî bir sebeple kısıtlama (hacir).kar,arı vermişse, kendi başına nişanlanma ehliyetinden mahrum olur.
Ehliyet yönünden yaptığımız bu açık­lamalar, bir kimsenin kendi basma ni­şanlanmaya kalkışması hali için geçerli­dir. Başka bir deyişle, yukarıda açıkladı­ğımız ehliyet şartı gerçekleşmemişse, bir kimse, kendi karan ve eylemiyle ni­şan ilişkisi kuramaz. Ama, kanun yapı­cı, bu ehliyetsizler kategorisine mümey­yiz olmama yüzünden değil, küçük (on­sekiz yaşından küçük) olma veya mahcur olma dolayısıyla girenler için başka bir. imkan sağlamıştır. Bunlar “kanunî mümessillerinin önayı”nı aldıkları tak­dirde nişanlanmaya ehildirler. Mesela, bir yıldan çok hapis cezasına çarptırdığı için hacir altına alınan kimse, kanunî temsilcisi (vasisi) onaylarsa, nişanlana­bilir. Bunun gibi mesela, aklı başında sayılabilecek bir genç (nişanlanmanın anlamını idrak edebilecek aklî olgunluğa ulaşmış), onsekiz yaşını doldurmadan önce de kanunî temsilcisinin (velisinin) onayı ile nişanlanabiKr; Küçük ve mah­curların nişanlânabilmeleri bakımından sözü edilen onay, nişanın yapılmasından önce veya yapılması sırasında verilen bir izin şeklinde olabileceği gibi, küçü­ğün veya mahcurun kendi başına yaptı­ğı nişanlanmaya sonradan rıza göster­me (icazet) şeklinde de olabilir. Böyle bir onay yoksa, küçüğün veya mahcurun yaptığı nişanlanma bağlayıcı olmaz.
2) Nişanlanma iradesinin bizzat ni­şanlanan kimseye ait olması gerekir. Bir başka kişinin kararı ile nişan ilişkisi kurulamaz. Çünkü nişanlanma hakkı, kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan (münhasıran şahsa bağlı haklardan)dır. Şu halde, mesela, bir kimse anasının, ba­basının veya bir dostunun istemesiyle nişanlanmış olmaz. Bu konudaki iradenin, kişinin kendi iradesi olması şart­tır. Ama bu zorunluğu, kişinin nişan­lanma iradesini bir temsilci aracılı­ğıyla iletmesi veya açıklaması hali ile karıştırmamak lazımdır. Buna engel yoktur. Mesela, bir genç, anasına veya bir arkadaşına ricada bulunarak, nişan­lamasını istediği genç kıza bu konudaki teklifinin duyurulmasını istese, annenin veya arkadaşm ilettiği bu irade ile ni­şanlanmanın gerçekleşmesi mümkündür. Kısaca söylenirse, “karar” iradesi bizzat nişanlının iradesi olmak şartıyla nişan­lanmada temsile cevaz vardır.
Temsil imkanının bulunması halini, kanuni temsilcinin (velinin, vasinin) tas­diki ile de karıştırmamak gerekir. Bu tasdik, küçüğün veya mahcurun nişan­lanma iradesine eklenen ayrı bir irade­dir. Burada temsil sözkonusu değildir.
3) Nişanlanma için açıklanacak evlen­me vaadinin iradeyi bozucu se­beplerden dolayı sakatlanmamış ol­ması da gerekir. Nişanlanan kişi, esaslı bir hataya düşerek veya hileye uğraya­rak veya korkutularak nişanlanma ira­desini açıklamişsa, bu işlem kendisini bağlamaz. Bu gibi durumlarda iradesi sakatlanan taraf, buna dayanarak nişa­nı bozduğunu belirtmişse, nişanlılık iliş­kisi baştan itibaren geçersiz olur.
Nişanlanmada muvazaa (dolaylı iş­lem) varsa, nişanlılık meydana gelme­miştir. Mesela, taraflar gerçekte nişan­lanmadıklarını bilerek, sırf dışarıya kar­şı böyle bir görüntü yaratmak amacıyla nişanlanmış gibi hareket ediyorlarsa (meselâ, bir nişan töreni yaparak, birbir­leriyle nişanlı olduklarım ilan etmişler­dir), nişanlanma gerçekleşmiş değildir. Bunun gibi, sırf şaka olsun diye (latife beyanı) taraflar birbirleriyle nişanlı ol­duklarını söylemekte iseler, bu durumda da nişanlanma meydana gelmiş sayıl­maz.
Hukuki açıdan üzerinde durulan bu şartlar rfıgııyte, tiîşbp ilifikjgjnin kurul­masını tabiî olarak engelleyen bazı se­beplere de temas etmekte yarar vardır. En başta belirtilmesi gereken engel, ni­şanlanacak kişiler arasında cinsiyet öz­deşliğidir. Aynı cinsiyetten olanlar ara­sında evlenme olamayacağı için, böyle bir evlenmenin vaad edilmesi de tabiî olarak, anlamsızdır. Bundan başka, ev­lenmeyi engelleyen derecede hısımlık hali de geçerli bir nişan ilişkisinin kurul­masını imkansız kılar. Mesela iki kardeş arasında nişanlanma imkansızdır. Evli bir kimsenin bir başka kişi ile nişan­lanması için de aynı çözüm geçerli olur. Hatta eşinden boşanmak üzere mahkemeye başvurmuş olan kimsenin, bo­şanma kararı verilip kesinleşmedikçe ge­çerli bir nişanlanma yapamayacağı kabul edilir (Bunun aksine görüş ileri sürenler varsa da, bu görüşün doğru olduğu söyle­nemez). Nihayet, mevcut bir nişanlılık iliş­kisinin bile, nişanlıları başka biriyle yeniden nişanlanmadan alakoyacağı kabul edilmelidir. Bununla birlikte bu engelin kesin bir engel olmadığı, nişanlı iken tekrar nişanlanan kimsenin bu eyle­minin ilk nişandan döndüğü anlamına geleceği ileri sürülebilir.
Nişanlanma “evlenme vaadi” ile yapılması gereken bir işlem olduğu için, ta­rafların “sadece nişanlı kalmak” üzere nişanlanmaları mümkün değildir. Buna karşılık evlenme için belli bir zaman koyarak nişanlanmaya engel olmamak gerekir. Genellikle kabul edildiği gibi, nişanlanmanın bir “şarta” bağlanması da mümkündür. Bu şart “geciktirici” bir şart olacağı gibi (mesela, bu ay yağ­mur yağarsa nişanlılığımız yürürlüğe gi­recektir), “bozucu” bir şart da (mesela, bu ay yağmur yağarsa nişan bozulacaktır) olabilir. Buna karşılık “iradî şart” adı verilen şartla nişanlanma yapıla­maz.
Leia Mais

Free Automatic Backlink
Photo blog blogs
Bedava Hit Siteler