Sayfalar

Cinsel Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cinsel Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2010 Perşembe

Erkek ve Kadın Cinsel Organlarının Başlangıçtaki Benzerliği

KADIN VE ERKEKTE CİNSEL ORGAN KAVRAMI

İlk bakışta erkek ve kadının cinsel ya da üreme organ­larının birbirine hiç benzemediği, hatta aykırı oldukları sanılabilir. Ama, gerçekte bu organlar her iki cinste de aynı ilkel taslaktan çıkar. Tamamlandıktan sonra bile er­kek ve dişi üreme organları genel düzenlerinde birbirine eşittir.
Matematiksel olarak ters işaretli eşit uzunluklar söz konusudur. Birisi dışarıya, ötekiyse içeriye çevrilmiş iki eldiven parmağına benzetilebilir. Dişi cinsel organ gömü­lüdür, çünkü cinsel hücreleri almaya yönelmiştir. Buna karşılık erkek cinsel organ öne doğru çıkıktır, çünkü hüc­relerini vermekle görevlidir. Gene dişi cinsel organının gizli olmasına karşılık erkek cinsel organı açıkta ve görü­nür haldedir.
. Her iki cinste üreme organlarını oluşturan eleman­lar da birbirlerine benzemektedir. Her iki yanda cinsel hücreleri yapan iki bez sıralanmıştır. Bunlar erkekte husye (testis) ya da erbezleri, kadında ise yumurtalıklar­dır. Cinsel hücreleri iki boru taşımaktadır. Bunlar erkek­te meni ya da sperma yolları, kadında tubalar ya da fallop borusu adı verilen oluşumlardır. Bu kanallar cinsel hüc­releri vücudun tam ortasmdaki içi boş bir organa götü­rürler. Bu erkekte prostat, kadmdaysa rahim (uterus) ya da döl yatağıdır. Bu organ, gene orta çizgide olmak üzere, dışa doğru bir boru gönderir; bu boru cinsel hücrelere çıkış yeri görevinde olan kanaldır. Erkekte çok ince bir boru ve çok kaim bir çeperden yapılmıştır ve erkeklik or­ganı ya da penis adını alır. Buna karşılık kadında boru çok geniştir, çeperi incedir. Bu da vagina boşluğudur.
Kadın ve erkek cinsel organlarının dış kısımları da, ilk bakışta tersi düşünülse bile, birbirlerine benzemekte­dir.
Bir insanın ana rahimindeki hayatının ilk haftaları süresince, ileride kız mı erkek mi olacağını dıştan kestir­mek bütünüyle imkânsızdır. Cinsel organlar henüz, 3 bö­lüme ayrılan ortak bir ilkel taslak görünümündedir:
1 — Orta çizgideki cinsel yarık.
2 — Bu yarığın her iki yanını kapayan kıvrımlar.
3 — Üst ağızda, yani her iki kıvrımın üst birleşme yerinde bulunan çıkıntı, kabartı.
Erkeğin üreme organları bu ortak ilkel taslaktan şu şekilde ayrılır ve gelişirler: Cinsel yarık kapanır ama cinsel çıkıntı büyür ve gelişir. Cinsel kıvrımlar genişleye­rek torbaları yaparlar ve testisler karın boşluğundan bun­ların içkıe inerler.
Kadının üreme organları da benzer bir şekilde oluş­maktadır: Cinsel yarık açık kalmakta, oysa çıkıntının küçüklüğü aynı kalmaktadır. Açık kalan cinsel yarık va-ginanm oluşmasına yol açar. Cinsel kıvrımlar büyüyerek dudaklar adı verilen iki yastık gibi oluşuma dönüşürler. Kabartı bunlar arasında aşağı yukarı tam olarak kaybo­lur. Yalnız bir küçük çıkıntı kalır ki bu da, bızır (klito-ris) denen oluşumdur.
Cinsel organların cinsin korunmasını sağladığını, hem erkekte, hem de kadında, aynı olan vücudun öteki or­ganlarının tersine, değişik bir yapı ve şekillerinin olduğunu daha önce belirtmiştik. Zaten öteki organlar canlının ve onun hayat fonksiyonlarının devamına yararlar. Ama, bu ayırım görünüştedir. Üreme sisteminin öteki sistem­lerle arasında birçok ilişkiler kurduğunu gösteren geçiş ve değiş – tokuşlar vardır. Birisi olmadan öteki var olamaz. Her sistemin damar ve sinir ağı ayrıdır, ama bunlar ara­sında anatomik bağlar vardır; bir sistemde görülen hastalıklar ötekine de geçebilmektedir. Örneğin sindirim bozuklukları birçok bakımdan cinsel organların da fonksi­yonlarını bozabilir. Cinsel organların fonksiyonları da sindirim sistemini etkilendirmektedir.
Denebilir ki, insan canlısının cinsel faaliyeti, vücutta­ki öteki organlarla sabit ilişki halindedir. Yani, sonuç ola­rak normal cinsel faaliyetler, bütünüyle fiziksel sağlıkla dayanışma halindedir.
Normal cinsel faaliyet insanın yalnız fiziksel sağlı­ğına değil, aynı zamanda ruh sağlığına da bağlıdır. Halsiz düşmüş, acı çeken, meslek tasalarıyla çok fazla ezilmiş bir insan cinsel hayatında da dengeli olamaz ve farkında olmadan bunalımını özel hayatına da böylelikle aktarır.

Aslında dişi ve erkek cinsel organların yapılan arasında büyük bir benzerlik vardır:
Kadın Cinsel Organları:1 – Yumurtalık, 2 – Tuba, 3 – Rahim, 4. – Vagina.
Erkek Cinsel Organları : 1 – Testis, 2 – Sperma kor­donu, 3 – Prostat, 4 – Penis.

Başlangıçta her iki cinsin cinsel organı aynıdır (a). Cinsel çıkıntı cinsel yarık ve cinsel yastıklardan yapılmıştır. Sonra cinsler ayrılmaya başlar (b : er­kek, d: dişi). Gelişme sonunda, cinsel çıkıntı, ya­rık ve yastıklar erkekte penis, orta, çizgi ve torba­lar haline (c), kadında ise bızır, vagina girişi ve (büyük, küçük) dudaklar haline dönüşür.
Leia Mais

Kadınlarda Üretim Organları ve Üreme Fonksiyonu

KADINDA ÜRETİM ORGANLARI VE ÜREME FONKSİYONU

Erkekteki üreme organlarının ve onların fonksiyon­larının incelenmesine başlarken, her iki cinste, dış görü­nüş yönünden her ne kadar birbirlerine zıt gibi olsalar da, cinsel organların birbirine benzediğini ve uyduğunu belirtmiştik. Gerçekten kadın üretim cihazının taslağı, ana çizgileriyle erkeğin üretim cihazına uymaktadır.
Erkekte olduğu gibi burada da orta çizginin her iki yamna yerleşmiş iki üreme bezi vardır. Bu bezler yumur­talık adını alır. Bezler orta çizgiye doğru hortum ya da tubalar adıyla anılan iki yol gönderir. Orta çizgide birbi­rine yaklaşan her iki yol, sonuç olarak kaslardan zengin ve içi boş bir organa açılır. Bu organ, rahim ya da döl yatağı denen oluşumdur. Erkekle kadının cinsel birleşme­sinin meyvası olan yavrunun yerleştiği ve büyüdüğü ra­him, dış dünya ile ilişkisini kendisinden sonra gelen vajina aracılığıyla kurmaktadır.
Kadın ve erkek üreme organlarının arasında, ana taslakları yönünden benzerlik ve uygunluklar söz konu­suysa da, gene aralarında belirli farklılaşmaların olduğu bir gerçektir. Kadının üreme cihazı, özellikle durumu ve orantıları yönünden erkeğinkinden gözle görülür bir şe­kilde ayrılır. Üreme bezleri hem şekil, hem de büyüklük­çe birbiriyle uyuşur ama, erkeğin sperma yollarının uzun­luğuyla kadında tubaların uzunluğu birbirinden belirli ola­rak farklıdır. Erkekte testisler gövdenin dışında olduğu için sperma yollarının uzunluğu 25 santim kadardır. Oy­sa kadında tubaların uzunluğu bir parmağmkini geçmez.
Erkekte sperma yollarının açıldığı prostat ancak bir ceviz büyüklüğündedir. Buna karşılık kadında tubaların açıldığı rahim bir armut büyüklüğüne erişir. Erkekte, spermanın içinden geçtiği uretra çapının bir örgü şişi kalınlığında olmasına karşılık kadında vagina yani bir başka deyimle döl yatağı çok geniştir. Çünkü cinsel te­mas sırasında erkeklik organını içine alması ve çocuğun doğumu sırasında da onun geçişme uygun olması gerek­mektedir.
Erkek ve kadın üreme organlarının arasındaki oran­tı farklarından daha önemli bir konu vardır. Bu da du­rumlarının tersliğidir. Erkek üreme cihazı, kadınmkine girmek ve oraya üreme hücrelerini bırakmak amacıyla çıkıntılı bir şekilde oluşmuştur. Buna karşılık kadının üreme cihazı, erkeklik organını içine alabilmek ve sper-matozoidleri saklamak için oyuk olarak yapılmış bir or­gandır.
Sanki kadının üreme cihazı bir kalıp, erkeğinkiyse döküm olup biri ötekinin izini almıştır.

Anatomik özellikleri ve daha kolayca incelenmeleri yönünden kadının üreme organlarını birkaç bölüm şeklin­de sıralamak uygun olacaktır. Buna göre organlar şöyle ayrılabilir:

1 — Yumurtacığın yapıldığı yumurtalıklar.
2 — Yumurtacığı rahme götüren tubalar ya da follop boruları.
3 — Aşılanmış olan yumurtacığı büyüten rahim ya da döl yatağı.
4 — Kadında çiftleşme organı olan vagina ve vulva.

Bu saydığımız organlara, cinsel temas ve çocukla bü­yük çapta ilişkisi yönünden, memeleri de eklemek gerek­lidir.
Yumurtalıklar — Kadının üreme hücresi olan yumurtacığı yapan bezlere yumurtalık adı verilir. Yumurtalıklar, daha önce de belirttiğimiz gibi, erkekteki testislere uyan her iki gerçek döl verme organıdır. Bun­lar yumurtacık yapan organlar olduğu gibi, aynı zamanda birer içsalgı bezi fonksiyonunu da üzerlerine almıştır. İleride daha ayrıntılı olarak anlatacağımız bazı kadınlık hormonlarını yapma özellikleri de vardır.
Yumurtalıklar rahmin her iki yanında, tubalarm al­tında ve barsakları örten karın zarının iki kıvrımı için­de bulunur. Rahim gibi bunlar da birtakım bağlarla, çev­relerindeki başka organlara tutunmuştur. Şekil ve bo­yutları bir bademinkilere uyan yumurtalıkların uzunluk­ları 3 ile 5 santim, genişlikleri 1,8 santim ve kalınlıkları da 1,2 santim kadardır. Yanlardan basıktırlar ve büyük eksenleri hiç doğurmamış kadınlarda hemen hemen yere dikey durumdadır. Yumurtalıkların görünüşü de yaş ve fizyolojik durumlarla ilgili olarak değişiklik gösterir.
Yüzeyleri buluğ çağına kadar düzdür. Yaş ilerledik­çe, her ay bir yumurtacığın çevresindeki keseyi çatlatıp açığa çıkmasıyla birtakım çıkıntılar meydana gelir. Bu yüzden yumurtalıkların yüzeyi de pürtüklü bir şekil alır. Buna karşılık, âdetlerin kesilmesinden, yani artık yumurtacık yapımının durmasından sonra yumurtalıklar küçü­lür ve yüzeylerindeki pürtükler de kaybolarak düz bir gö­rünüm kazanırlar. Küçülmeyle ilgili olarak ağırlık da 6-8 gramdan yaşlılarda 1-2 grama kadar düşer.
Yumurtalıklar herhangi bir nedenle hastalandığında böbreklere vuran şiddetli ağrı duygusunu uyandırır. Ba-zan da yumurtalıktaki bir iltihap apandisit doğurabilmek­te ya da tam tersi, apandisitti bir kadında iltihap yumur­talığa geçebilmektedir. Çünkü sağ tarafta bu iki oluşu­mun birbirinden uzaklığı, birindeki iltihabı ötekine ge­çirebilecek kadar daha azdır.
Bir yumurtalığı ortadan yarıp kesitine mikroskop altında baktığımızda, çeşitli olgunlaşma devrelerinde birçok yumurta hücresi görürüz. Her yumurtalıkta yak­laşık olarak 30 000 ile 200 000 kadar yumurtacık bulun­maktadır.
Bunların, kız çocuğunun doğumu ile birlikte yumur­talıkta var olup olmadıkları tam olarak bilinmemektedir ve tartışma konusudur. Bazı anatomi bilginleri yumurta­cıkların sürekli olarak yenilenme şeklinde sonradan or­taya çıktığını ve başlangıçta olmadığını düşünmektedir. Ama, yumurtacıkların doğumdan başlamak üzere, anato­mik yönden olgunluğa erişmiş oldukları görüşü daha ak­la yakındır. Bu çağdan başlayarak sayılarının yavaş ya­vaş azaldığı söylenebilir.
Yumurtacık yuvarlak ve toplu iğne başından daha küçük bir hücredir. Çıplak gözle ayırdedilebilir. Yani, an­cak mikroskop altında ayırdedilip görülebilen erkek üre­me hücresinden daha büyüktür. Yumurtacıkta da spermatozoidde olduğu gibi, 24 tane kromozom bulunur. Bun­lar annenin özelliklerini, yapı karakterlerini çocuğa ta­şırlar. Yumurtacık yumurtalık içinde, içi sıvıyla dolu ince bir kabarcık içinde gelişir. Buna Graaf folikülü adı verilmektedir. Bu kabarcık yumurtalığın yüzeyinde bulu­nur. Bazan birkaç gün erken ya da geç olmakla birlikte, genellikle her 4 haftada bir kere, yumurtalıklardan bir tanesinde tam olarak olgunlaşmış bir yumurtacık vardır. Bu durum kadının iç cinsel organlarında çok önemli bir değişikliğe yol açmaktadır. Yumurtacık olgunluğa eriş­tiği zaman, toplanan sıvının yaptığı basınçla çeperi şişe­rek gerilmiş olan Graaf folikülü çatlar ve yırtılarak için­dekilerle birlikte yumurtacığı dışarı atar. Bu olaya yu­murtlama adı verilmektedir. İşte ileride daha geniş ola­rak anlatacağımız kadınlardaki âdet görme mekanizma­sında rol oynayan en önemli olaylardan biri de budur. Bu dönemde artık yumurtacığın kılıfı yoktur ve albüminli bir maddeyle beslenip korunmazsa ölecektir.
Gene ileride, âdet görme olayının anlatılışı sırasın­da açıklayacağımız bazı özel nedenler yüzünden, olgun yumurtacığın Graaf folikülünden atıldığı gün, kadın için önemli bir tarihtir. Bu gün hiçbir zaman mutlak bir şe­kilde önceden belirlenemez. Çünkü yumurtlama olayını birçok dış şart etkileyebilmektedir. Genellikle bu olayın, âdet kanamasının ilk gününden sonraki onbirinci ve ondördüncü günler arasında olduğu kabul edilmektedir.
Bazı kadınlar, yumurtlamanın içinde yer aldığı yu­murtalıkla ilgili olarak karnın alt kısımlarında, sağ ya da sol tarafta bir ağrı duyar. Tam yumurtlama sırasında ortaya çıkan bu ağrıya yumurtlama “krampı, adı verilmek­tedir.
Bütün bu anlattıklarımıza bakarsak, yumurtalıkların sanki iyi kapatılmış bir konserve kutusu gibi, çevrelerin­den bütünüyle ayrılmış olduğunu görürüz. Yumurtalığı terkedecek olan her yumurtacık, çevresinde bulunan deri kılıfı yırtmak ve yırtıktan dışarıya çıkmak zorunda­dır. Bunu da iyi bir şekilde başarır. Hiçbirimiz hayatımı­zın bu birinci döneminde, anamızın yumurtalığındaki bir yumurta hücresinden başka bir şey değiliz. Dünyadaki ilk hareketimiz, kapalı bir cezaevinden kaçmak isteyen in­sanlar gibi, aşağı yukarı bir suç olmaktadır. Oysa her tarafıyla kapalı olan yumurtalık anneliğin bir sembolü­dür. Sanki çocuklarını koruyucu bir dokuyla çevirip bı­rakmak istememe çabasındadır. Buna karşılık kaçan yu­murta hücresi de çocuğun ilk örneğidir. Hiçbir zaman yakalanacağını kabul etmez ve ananın çocuklarının çev­resine çektiği sevgi kılıfını delerek dünyaya doğru ka­çar.
Leia Mais

Fallop Boruları,Tubalar

Bedenin ortasında bulunan rahim, kaçan yumurta hücrelerini ya­kalamak amacıyla sağda ve solda iki boru şeklinde olu­şumu yumurtalıklara doğru uzatmıştır. Bunlar aşağı yu­karı 15 santim uzunluğunda ve 3-4 santim kalınlığında olan ve her iki tarafta yumurtalıkla komşu olarak başla­yıp rahmin alt köşelerinde sonlanan iki borudur. Yumur­talıklara doğru yaklaşan bu iki tüp, fırlayan yumurta­cığı kapabilmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Tubalar yumurtacığın rahim boşluğuna gitmek için izle­diği yol olmanın yanı sıra, çok kere yumurtacığın spermatozoidler tarafından aşılandığı yer görevini de üze­rine almıştır. Boru dışta kalınlaşarak ampul adını alan bir kısım meydana getirir. En dışta ise serbest uçlar bir huniyi ya da bir karanfili andırır şekilde açılır. Buraya düzensiz olarak kesilmiş 10-15 milimetre uzunluğunda, gene 10-15 kadar saçak yapışır. Saçakların bir kısmının kenarı düz, ötekilerin kenarıysa dantela görünümünde­dir. Gene burada, tubanm iç kısımlarında, ancak mikroskop altında bakıldığında görülebilen, çok küçük titreşici tüyler serpiştirilmiştir. Bu tüyler rüzgârda dalgalanan bîr başak tarlasını andırılar ve onların bu hareketiyle yu­murta Fallop borusu içinde rahme doğru itilir.
Eskiden, Graaf folikülünün çatlaması sırasında tubanın iç ağzının yumurtacığı almak için yumurtalık üzerine konduğu düşünülürdü. Tekniğin ilerlemesiyle bu olayın filme alınması başarılmıştır. Artık durumun böyle olma­dığı bugün için bilinmektedir. Yumurtacık tuba içinde yolunu kendi kendine bulmaktadır. Daha kesinlikle bilin­meyen bazı kimyasal olaylann buna katkıda bulunmalan mümkündür.
Yumurtalıktan çıktığı sırada insan yumurtası, çıp­lak gözle ancak görülebilen bir toz parçası büyüklüğün-dedir. Bu insana çok küçükmüş gibi gözükmektedir Ama, gerçekte yumurtacık insan vücudunun en büyük hücresidir. Spermatozoidden binlerce kere daha büyüktür.
Yumurtacık tuba içindeki seyahati sırasında erkeğin üreme hücrelerinin gelmesini beklemektedir. Eğer bu se­yahatin başmda bir cinsel temas olursa, yumurtacık yolu­nun yarısında spermatozoidlere rastlar ve döllenir. Çoğun­lukla döllenme olayının tubalar içinde gerçekleştiğini da­ha önce de belirtmiştik. Ama, döllensin ya da döllenmesin, bekleme süresi bittiğinde, yani yumurtacık tuba içindeki yolunu tamamladığında, rahme gelir. Döllenmişse rah­min mukozasına yerleşerek gelişir. Döllenmemişse, daha sonra anlatacağımız âdet kanamasıyla birlikte, rahmin yüzeyel kısımlarım da sürükleyerek de dışarı atılır. Çünkü bu olaylar sırasında rahim, cinsel hormonların da etkisiyle, döllenmiş yumurtacığın gelip yerleşmesi ve büyümesi için gerekli bütün hazırlıkları tamamlamıştır. Yumurtacık oraya geldiğinde kendisi için yeni yedekleri bulmaktadır. Ar­tık rahmin çeperine yuvasını yapabilecek durumdadır. Ama, döllenmemişse, yalnızca bu iş için hazırlanan mukozo da gereksiz olur. Yani âdet kanaması, gebelik için yapıl­mış olan bütün hazırlıkların birlikte dışarı atılması olayı­dır.
Leia Mais

Dış Gebelik,Tuba Gebeliği

Bazı kereler, döllenen yumurta rahme kadar gelememekte ve tubaların mukozasına tutunup kalmaktadır. Örneğin tubalardaki bir hastalık, yumurtacığın rahme doğru in­mesini engeller. Yumurtacığın tuba mukozasına yerleşerek büyümesi olayı, tuba gebeliği ya da dış gebelik adı verilen anormal bir durumdur, yani bir hastalık halidir. Bu durumun kadın için çok tehlikeli olduğu ortadadır. Çün­kü tuba dar bir borudur ve çeperi de incedir. Bu nedenle tohumu ancak bir armut büyüklüğüne gelecek kadar da barındırabilir. Daha büyüdüğünde, genişlemiş olan tuba çat­lar ve kopar. Tohum yırtılan yerden çıkarak karın boşluğu­na düşer. Bazı kere yırtık yarası kendi kendine iyileşerek kapanır. Böyle durumlarda, kökünden ayrılmış olan to­hum, karın boşluğu içinde bir çeşit iç emilmeye uğraya­rak ölmektedir. Ama, sıklıkla, yırtılan yer kadının haya­tını tehlikeye sokacak derecede çok kanamaktadır. Çün­kü yırtılma sırasında, burada bulunan önemli kan da­marları da birlikte yırtılırlar. Kanın sürekli olarak karın boşluğuna akması şeklindeki iç kanama, çabucak bir cer­rahî müdahale yapılarak önlenmezse, kadının kurtulma şansı olmamakta ve kanamaya dayanamayarak ölmekte­dir.
Eğer döllenmeden 6-12 hafta kadar bir zaman sonra karnın alt kısımlarında şiddetli ağrılar olursa ve bu ağ­rılarla birlikte düzensiz kan kayıpları görülürse, bunla­rın yanı sıra kadında yorgunluk, güçsüzlük nöbetleri hat­ta bayılmalar ortaya çıkarsa bir hekime başvurulmalı­dır. Çünkü böyle durumlarda bir dış gebeliğin varlığını düşünmek ve incelemeyi bu yönde derinleştirerek erken­den müdahale etmek gerekir.
Leia Mais

Rahim Döl Yatağı ya da Uterus

Rahim, erkekteki prostat gibi içi boş, duvarları kaim ve kasıla­bilen bir organdır. Aşılanmış yumurtacığı içinde büyüten bu organdır. Önden arkaya basık ve tabam yukarıya, ke­sik tepesi ise aşağıya doğru olan bir koni şeklindedir. Böy­lece yassılaşmış bir armut ya da gene önden arkaya ba­sık bir bal kabağına benzetilebilir. Rahim arkadan, barsağın %on kısmı olan rektumla, önden de sidik torbasıyla komşuluk eder. Ortasının biraz altında bulunan bir darlık rahmi iki bölüme ayırır. Bunlardan birisi yukarıda kalan gövde, ötekisi de aşağıdaki boyun parçasıdır. En alt kat­ta rahmin vaginaya doğru ilerleyen vagina ağz% yer alır. Daha doğurmamış olan kadınlarda bu ağzın kenarları gam­ze şeklindedir. Âdet görme zamanlarında hafifçe açılırlar. Doğum yapmış olan kadınlarda bu dudaklar tam olarak açılır. Vakaların büyük bir kısmında, doğum sırasında ortaya çıkan yırtıklara da rastlanmaktadır.
Gebelik geçirmemiş olan erişkin kadınlarda rahmin uzunluğu 5, 5-6 santimdir. Bunun 3 santimi gövde, 2,5 san­timi boyun ve 0,5 santimi de darlık içindir. Gövde parçası­nın genişliği 4 santim, boyun parçasmmki ise 2,5 santim olup kalınlık her tarafta aynı olmak üzere ortalama 2,5-3 santim kadardır. Çok doğum yapmış kadınlarda uzunluk 6,5-7 santime erişebilir. Bunun da 5 santimi gövde için, 2 santimi boyun içindir. Ağırlığı 40-50 gram olan rahim, gene doğurmuş olan kadınlarda 60-70 grama kadar çık-, maktadır.
Yukarıda sözünü ettiğimiz ve vagina parçası adını alan rahmin vaginaya bakan parçası, vagina duvarından de­ğirmi şeklinde bir çıkmazla yarılır. Bu çıkmaz, ön, arka ve iki yan çıkmazlar olarak 4 bölümden yapılıdır. Arkada bu­lunan çıkmaz ötekilerden daha derin olduğundan, vagina çıkmazı dendiğinde genellikle arka çıkmaz anlaşılır.
Rahim boyun parçasına doğru daraldığından, iç boş­luğu üçgen şeklinde olan bir organdır. Üçgenin en dar yeri boyun parçasmdadır. Buradan başlayarak genişler. Rahmin iç çepeleri mukozayla örtülü olup birbirine ha­fifçe değer. Bu nedenle, rahim boşluğu varlığı kabul edilen ama, görünüşte olmayan bir boşluktur. Ancak çeper­ler ayrıldığında boşluk görünür hale gelmektedir.
Boyun kanalının rahme açılan kısmına iç ağız, vagi-naya açılan kısmmaysa dış ağız adı verilir. Ama, tabiat, vaginadan uterus boşluğuna geçişi engellemektedir. Ra­him, içinde gelişen çocuğu her çeşit yasak dış müdahale­lerden korumaya çalışır. Bu nedenle iç ağız yalnız dar değil, aynı zamanda son derece duyarlıdır. Her dokunma, tıpkı nefes borusunun gerisinde gırtlağa dokunulduğunda olduğu gibi, şiddetli ağrı duyumu doğurur. İçeri girmek için yapılan sert denemeler yırtıklara sebep olabilmekte, gene bu denemeler sırasmda çoğu zaman öldürücü yaralar açılabilmektedir.
Buna karşılık rahmin dış ağzı aşağı yukarı tama­men duyarsızdır. Burada da, çocuğun geçişi sırasında son­radan iyileşen yırtıklar olmaktadır. Bu yaralar hekime ka­dının daha önceden bir ya da birden çok doğum yaptığını gösteren belirtilerdir.
Rahmin boyun parçasının mukozası yapışkan bir sı­vı salgılamaktadır. Vagina ağzı, bu salgının meydana ge­tirdiği sümüksü bir tıkaçla kapatılmıştır. Bu tıkaç, cinsel temas ya da âdet kanaması sırasında kolaylıkla itilebilir.

İşte spermatozoidlerin rahme serbestçe girebilmesi ancak bu şekilde olur. Sperma cinsel temastan sonra va-ginadan rahme boyun kanalı aracılığıyla geçer. Bu şekil­de boyun kanalının gebelikle ilgili her çeşit olayda büyük önemi ve katkısı olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bütünüyle genişleyebilen kaslardan yapılı organ, ge­belik sırasında normaldeki büyüklüğünün birçok misline erişmektedir. Gene bu sırada kas liflerinin de büyümesi, gelişmesi söz konusudur. Normal durumda rahim leğen boşluğunun ortasında bulunur. Aynı zamanda öne doğru hafifçe eğiktir. Rahim vücudun öteki bölgelerine çeşitli elastik bağlarla asılmıştır. Bu bağlar ona büyük bir hare­ket yeteneği ve serbestliği sağlar. Dolu bir barsak rahmi öne doğru itebilir. Gene dolu bir sidik torbası onu arka­ya itmektedir. Aynı şekilde organ, kendi özel ağırlığıyla, ya da üzerinde bulunan barsakların basıncıyla aşağıya doğru inebilmektedir. Bağlar her gerili olduğunda ağrı duyumu uyandırırlar. Bu gerilme arkaya doğru olduğunda rahmin bu şekildeki bir yer değiştirmesi bir böbrek ağ­rısını andırabilir. Gene bu şekildeki bir yer değiştirme bazan siyatik sinirine basınçla bir siyatik ağrısını ortaya çı­karmaktadır.
Doğumlardan ya da düşüklerden sonra karın gevşe­mektedir. İşte rahmin aşıcı bağları ya doğuştan gevşek ol­duğunda, ya da sonradan bu gibi nedenlerle salmdığında bazı kötü sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Gerçekte, sağlıklı bir kadında esnek bağlar ve apış arası kasları son derece dirençlidir ve rahim her zaman için eski yerine dönebilir. Ama, yukarıda belirttiğimiz nedenlerle bağların salınması­na apış arası kaslarının esnekliğini kaybetmesi de eklenir­se rahim sürekli olarak aşağıya itilir. İşte rahmin boyun parçasının vajinanın ağzında gözüktüğü durumlarda bir rahim fıtıklaşması ya da prolapsusundan söz edilir.
Bazı kadınlarda rahmin arkaya doğru dönük oldu­ğu görülür. Bu durum fıtıklaşmadan daha sık rastla­nan bir sapma şeklidir ve ilerideki bölümlerde ayrıntılı ola­rak incelenecektir. Rahmin arkaya dönmesi gerçek anlam­da bir hastalık değildir. Tıpkı düztabanlık gibi doğuştan olan bir anormalliktir ve aşağı yukan kadınların yirmide birinde görülmektedir. Genellikle bir sakınca doğurmaması yüzünden ne hekim ne de kadın bu durumu çok önemse­mez. Bütün vakaların ancak % 25 kadarında bazı bozuk­luklara rastlanabilir ki onları da şöyle sıralayabiliriz:
1 — Âdet görme ve âdet kanaması sırasındaki bozuk­luklar.
2 — Cinsel temasa engel olma.
3 — Bazı kadınlarda meslek çalışmalarını köstekleme.
4 — Kadının sürekli düşük yapmasına ya da çocuk yapamamasma, yani kısırlığa sebep olma, v.b.
İşte bu gibi durumlarda bir kadın hastalıkları hekimi­nin müdahalesi gerekmektedir. Genellikle zararsız ve ağ­rısız olan arkaya dönme, ancak kadınların yirmide birin­de olduğu ve onun da dörtte birinde bozukluklara sebep olduğu göz önüne alınırsa çok ender rastlandığı halde, gene de gerek kadınların, gerekse hekimlerin sıklıkla ka­bahati yükledikleri bir durumdur. Kadın hastalıklarıyla ilgili birçok durumlar ona bağlanmak istenir. Bütün bun­ların sonucunda, kadın hastalıkları hekimlerince arkaya dönme vakalarının çok sık olarak «tedavi edildiği» ve gene çok sıklıkla cerrahî yollar kullanarak «düzeltildiği» gö­rülmektedir. Arkaya dönük bir rahmi düzeltmeye yönel­miş ameliyatların belki yarısı, hatta belki de yarısından ço­ğu aslında gerekli ve kadın için yararlı değildir.
Rahmi dönük olan bir kadının çok güç gebe kalacağı, hatta hiç kalamayacağı fikri hekimler arasında bile yayıl­mıştır. Dönüklüğün döllenmeyi güçleştirdiği doğru olabi­lir ama, ileri derecede dönüklüklere rağmen birçok çocu­ğun doğabilmesi bu düşüncenin doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Bu yüzden, hiçbir zaman hekim bir kadına kesinlikle «Sakınmanız gerekmez, rahminiz dönüktür, çocuğunuz olmayacaktır» şeklinde konuşmamalıdır.

Rahmin gövde parçasının iç yüzünü döşeyen mukoza­da salgı bezi yoktur. Normalde, rahim mukozasını kaypaklaştıran grimtırak renkte ve alkali sıvı, önemsiz bir kan sızıntısının sonucudur. Ama, bazı tahrişlerin etkisi altında bu sıvı bollaşmakta ve kadının üreme yollarındaki bir ta­kım akıntılara yol açmaktadır. Buna karşılık rahmin bo­yun parçasında çok sayıda salgı bezi vardır. Bunlar nor­malde, beyazımsı, yapışkan ve alkali bir sıvı salgılar. Bu salgı burun saîgısıyla benzerlik gösterir. Gene normal bu­runda olduğu gibi, normal bir rahimde de boyun parçası­nın salgıladığı sıvı ancak çeperi ıslatacak ve rahmin vajina ağzını bir tıkaçla kapatacak kadar azdır.
Hastalık hallerinde boyun kısmındaki bezlerin salgısı belirli bir şekilde artar ve sanki bir dere gibi vaginadan dı­şarı akmaya başlar. Üreme yollarının bu akıntıları da bu­rundaki gibi bir nezle halinden başka bir şey değildir. Vajinasından bu şekilde bir parça sümüksü madde gelen genç bir kızın ürkmemesi gerekir. Örneğin cinsel uyarılma sıra­sında, âdet kanamasından önce ve kanamanın bitişinden hemen sonra ya da üşümelerden ve soğuk banyolardan son­ra görülen böyle hafif akmülar normal kabul edilmelidir.
Buna karşılık bol miktarda gelen ve uzun süre dinme­yen akıntılar da vardır. Bunlar kadın hastalıkları hekimi­nin muayenesini zorunlu kılan birtakım hastalık durumla­rını belirtir. Genellikle akıntıların nedeni çok önemli olma­makta ve tedavileri de oldukça kolaylıkla yapılabilmekte­dir. Ama, böyle bir yakınması olan kadın hekime başvur­makta ne kadar gecikirse, başlangıçta basit görünen has­talık da o derece direnç kazanır. Kadınların çoğunda bu akıntının bir kanserin sonucunda ortaya çıktığı korkusu yerleşmektedir. Hatta hekimin muayeneden sonra böyle bir durumun olmadığını kesinlikle belirtmesi bile kadını bazan rahatlatmaya yetmemektedir. Gene bazı kadınlar, ken­di kendilerine koydukları teşhisin muayeneden sonra ke­sinleşeceği korkusuyla uzun süre bir hekime başvurmak tan kaçınır.
Akıntıyla birlikte görülme oranı yüksek olan bazı du­rumlar vardır. Örneğin kansızlıklar, uzun süren kabızlık halleri, tek basma yaşama ya da aşırı spor yapma gibi du­rumlar bunlardandır. Böyle akıntıların her zaman için bir estetik sorunu ortaya çıkaracağı ortadadır. Hekim, ilk ba­kışta son derece istek uyandırıcı birçok genç kız ya da genç kadının, hayatlarını akıntılarla sürdürdüğüne şaşırmaktan kendini alamaz. Çünkü bu hastalık hali, normal bir sağlık ve estetik anlayışına sahip olan her kadm için gerçekten çekilmesi, sürdürülmesi güç bir durumdur. Ayrıca bu akın­tılar yüzünden kadının dikkati de sürekli olarak cinsel sorunlar üzerine çekilmekte ve kadın kendini «sağlam ve sağlıklı» kadınlardan daha aşağı görmektedir. Bütün bun­ların sonucunda kadm kendini, genel tutumuna, davranış­larına ve moraline zararlı olan birtakım aşağılık duygula­rına kaptırmakta ve bîr daha bunlardan kurtulâmamakta-dır. Vücudundan yayılan kötü koku yüzünden çekingen, sert ve hırçın bir kadın kimliğine bürünür. Spor çalışmala­rı sırasında, herhangi bir oyun oynarken ya da dans eder­ken hep işin ortaya çıkacağından ve başkaları. tarafından kınanacağından, onlar karşısında küçüleceğinden korkar.
Ama, asıl yıkımlar, hastalıklı organın aşk oyunların­da yer aldığı sırada açığa çıkmaktadır. Aile içinde geçim­sizliğe yol açan birçok anlaşmazlıklar olduğu bir gerçek­tir. Ama, gene çok sayıda aile trajedisi de ilk aşk saatlerin­de başlar. Erkek, günlerce, aylarca düşlerinde gördüğü, ha­yallerinde yaşattığı güzel, istek uyandıran bir kadın yeri­ne karşısında kötü kokulu bir akıntısı olan kadını bulduğunda bütün hayalleri bir anda çoğunlukla yıkılır. Çünkü uzun süre­dir kendisini hazırladığı ilk birleşme, tanrısal zevkler ye­rine kötü kokularla başlamaktadır. İşte yalnız bu örnek kadının böyle bir durumda, bütün korku ve şüphelerini bir yana bırakarak, hemen bir kadın hastalıkları hekimine başvurmasının zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
Leia Mais

Vajina,Vagina

Vagina, barsak ya da hortum şeklinde olan ve kadının iç cinsel organlarını dıştakilere birleşti­ren uzunca bir kanaldır. Rahmin boyun parçasından vulvaya kadar uzanır. Vagina, aybaşı kanının geçtiği gibi, doğum sırasında çocuğun da geçtiği, çok genişleyebilen bir yoldur. Ama, asıl rolü, çiftleşme sırasında erkeklik or­ganını içerisine almaktır.
Vagina dışta kızlık zarı, ya da bunun kalıntılarıyla sınırlanmıştır. Öteki uçtaysa, kendisini sanki bir tıpa gi­bi üsten tıkayan rahmin yuvarlak boynuyla sınırlanır. Ra­him boynunun üzerinde bir çıkmaz yaparak devam eden üst kısmına vagina tavanı adı verilir.
Vagina mukoza ve kastan yapılı bir yol olup önden arkaya yassıdır. Boş olduğunda duvarlar birbirine bitişir. İç çeperleri düz olmayıp pürtüklüdür. Bu da vaginaya, er­keklik organını cinsel birleşme sırasında tutmayı ve uya­rıcı oğuşturmalar yapma yeteneğini sağlar, Kadın yaşlan­dıkça pürtükler kaybolur ve vagina iç duvarları düzleşir.
Vaginanın yaşlılıkla bu şekilde bir gelişme göstermesi, onun cinsel açıdan değerini büyük ölçüde azaltmaktadır.
Vagina ile rahim arasında 90-110 derecelik bir açı vardır. Uzunluk rahmin durumuna göre değişiklik göste­rir. Rahim aşağıda olduğunda kısalıp, yukarıdayken uza­makla birlikte, vaginanın ortalama uzunluğu 8 santim ka­dardır. Bununla birlikte, 15 santim uzunluğunda vaginalar olduğu gibi, tam tersine 4-5 santim uzunluğa ancak vara­bilen kısa vajinalar da vardır.
Kısa vaginalarda çiftleşme işleminin çok güç olacağı ortadadır. Bir de vaginanm dar olması söz konusudur. Sık­lıkla kadınlar, vaginaları çok dar olduğundan kocalarıyla cinsel temasın güç ya da imkânsız olduğundan yakınırlar. Böyle durumlarda genellikle doğuştan var olan bir engel söz konusu değildir. Vajina kanalı, daha önce de belirttiği­miz gibi. pratik olarak çok genişleyebilir. Hatta alışılma­mış boyutlarda bir erkeklik organını bile kolaylıkla içine alabilmektedir. Ama, vagina çeperinde yabancı cisimlerin yaptığı yaralar, kimyasal bir maddeyle meydana gelen ya­nıklar, güç bir doğum ya da vagina difterisi gibi geçiril­miş bazı hastalıkların kalıntıları yüzünden vagina çok da­ralmış olabilir. Yolun esnekliği en iyi şekilde doğum sıra­sında ortaya çıkar. Çünkü genellikle çocuğun başı vajinanın çeperini yırtmadan geçmektedir. Vaginanın genişle­meye en az elverişli olan bölümü, vulvaya açılan ağzıdır. Bu yüzden doğumda, baş çıktığı sırada burada yırtıklar olabilir.
Kadın cinsel organlarının birçoğunda olduğu gibi, va­jina çeperi de, hepsi birden 4 ile 5 milimetreye ulaşan 3 tabakadan yapılmıştır; iç çeper dar bir kas lifleri ağıyla örtülüdür ve bol miktarda kanlanan ince bir mukoza katı­dır. Bu kat cinsel temas sırasında şişer ve bir anlamda vajinanın sertleşmesini sağlar. Kanla dolu damarlar vajinayı daraltarak, çeperinin erkeklik organını sıkıştırmasına sebep olurlar. Bu şekilde, erkeklik organının duyarlı böl­geleriyle vagina çeperi arasında yakın bir ilişki kurul­muş olur. Vagina çeperini örten bir başka tabaka da, da­yanıklı ve çok kıvrımlı bir mukozadan yapılıdır. Bu kıv­rımlar aracılığıyla vagina bir akordeon gibi gerilebilmektedir. Ayrıca, gene bu zar içinde birtakım girinti ve çıkın­tılar vardır. Bunlar, daha önce de belirttiğimiz gibi, cin­sel temas sırasında, uyartının artmasına katkıda bulunur­lar.
Vagina boşluğunun pembe, nemli ve sıcak olan çeper­leri bir sıvı salgılamaktadır. Bu sıvı süte benzeyen ve ya­pışkan olmayan ya da biraz berrak bir nişasta zamkını an­dıran bir salgıdır. Ağızdan ve barsaktan salgılanan sıvı­larda olduğu gibi bunda da belirli mikroplar bulunur. Bu mikroplardan bazıları laktik aside benzeyen bir asit mey­dana getirir. İşte bu nedenle, öteki cinsel salgılara karşı­lık, vajina salgısı, kimyasal yönden asit niteliğini taşımak­tadır. Bu asit, hastalık yapıcı mikropların içeriye girmesini engellemek ve vaginayı onlardan korumak görevini yerine getirir. Kötü kokulu akıntılar, her zaman için vajina sal­gısının bozulmasının bir sonucudur. Yani hastalık yapan mikropların koruma araçlarını yendiğini bize gösterir.
Vajinanın ağız kısmının en az genişleyebilen yer ol­duğunu belirtmiştik. Burası zaten vajinanın öteki kısımla­rından daha dar olarak yapılmıştır. Böylece, cinsel temas sırasında içeri sokulan sperma kolayca dışarı çıkamaz. Bu durum, döllenme olayında çok önemlidir. Oysa vagina yukarı doğru genişlemekte ve vagina tavanında en geniş çapına erişmektedir. Ejakülasyon sırasında sperma genellikle bu bölgeye yönelir. Bu yüzden buraya aynı zamanda tohum toplanma yeri adı da verilir.
Alt ucunda vaginanın daraldığını söylemiştik. Bura­da mukoza, açıklığı daraltan ve tıpkı lastik bir boru gibi erkeklik organmı kavrayan küçük kaslarla kuvvetlendiril­miştir. Bu da erkeğin cinsel temas sırasında tat alma du­yumlarını arttırır. Buna kadının, gene cinsel birleşme sırasında istemli bir şekilde kaslarını sıktığını da eklemek ge­rekir. Bütün bunların, yani kasılma yeteneklerinin, çift­leşme tekniğinde büyük önemi vardır.
Leia Mais

Kızlık Zarı ,Himen

Vajinanın vulvaya açıldığı delik genç kızlardan bir mukoza kıvrımıyla da­ralmıştır. Bu kıvrıma kızlık zarı ya da himen adı verilir. Bakirelerde vajinayı dışa karşı kısmen kapatan bu zar, açıklığı ancak muayene sırasında vaginaya girişe izin ve­ren, yarım ay şeklinde bir oluşumdur. Kızlık zarının görü­nüşü yarımaydan başka şekillerde de olabilmektedir, Örne­ğin halka şeklinde, her iki yan dudağa ayrılmış bir halde, bir elek gibi delikli, kenarları dişli ya da saçak saçak ola­bilir. Hatta bir de, vajinanın alt ucunu tam olarak kapa­tan kızlık zarı şekli vardır. Burada âdet görme sırasında kan dışarı boşalamayacağından vajinanın içinde kan biri­kimi olmaktadır. O zaman küçük bir cerrahî müdahale ile kızlık zarını yarmak ve toplanan kanı boşaltmak gere­kir.
Kızlık zarının kalınlığında da farklar vardır. Genel ola­rak kalınlık 0,1 milimetreden 2 milimetreye kadar deği­şir. Bu ölçünün üst sınırı özellikle, zamanla ince deri kıv­rımının bağ dokusuna değiştiği ve kalınlaştığı yaşlı baki­relerde bulunur. Ama, gençlik çağlarında da, cinsel ilişkile­re izin verebilmesi için kaldırılması gereken kalın ve etli kızlık zarlarına rastlanmaktadır.
Yukarıdan beri anlattıklarımızın ışığı altında kızlık zarını, bazı şişe kapaklarının içine konulan lastik halka­lara benzetebiliriz. Eğer dilimizi üst dudağımızın iç kıs­mında gezdirirsek, ortada bir mukoza kıvrımına doku­nur, îşte kızlık zarının kıvamı da aynıdır.
Gerçekte kızlık zarı, anatomik yönden anlamsız bir mukoza kıvrımıdır. Ama, kültürel anlamı önemlidir. Genel­likle erkeğin yetindiği, kadında namusluk kavramını yapan ve gözle görülüp elle tutulan bir belirtidir. Çünkü normal­de ancak iyice yağlanmış bir küçük parmak, o da ölçülü davranmak şartıyla kızlık zarını yırtmadan bir bakirenin vajinasına girebilir. Buna karşılık, küçük parmaktan çok kalın olan erkeklik organı vaginaya girmeyi denerken, hemen her zaman kızlık zarını yırtacaktır.
Normal kızlık zarı, ilk cinsel temas sırasında yırtıla­rak birtakım parçalara ayrılır. Parçalara ayrılma, bir tok­mağın deldiği davul zarının yırtılması gibidir. Bu olaya kızlığın bozulması adı verilir. Yırtıklar daha çok önden baş­layarak arkaya doğru olmaktadır. Zar bir kan damarıyla beslendiğinden, yırtılmasına her zaman için küçük bir ka­nama eşlik eder. Doğum sırasında yarıklar derinleşir, par­çalar da kaybolarak yerinde düzensiz birtakım kabarcıklar kalır. Bunlara himen artıkları adı da verilir.
Evlilikte ilk gecenin heyecanını veren en büyük fak­törlerden biri, belki de en büyüğü kızlığın bozulmasıdır. Genç kızlığına veda eden kadında aynı zamanda birçok fizik ve moral değişiklikler de ortaya çıkmaktadır.
Leia Mais

Vulva

Kadında dış üretim organlarına bütünüyle vulva adı verilir. Vulvayı meydana getiren oluşumlar bü­yük ve küçük dudaklar olup bunların arasındaki yarık içinde bulunan katılaşıcı bir organ ya da bızır, uretra yolunun dış ağzı ve bir de daha önce söz ettiğimiz genç kızlardaki kızlık zarıdır.
Leia Mais

Vajinanın Büyük Dudakları

Büyük Dudaklar — Vajinanın girişi açıkta olmayıp iki çift deri kıvrımıyla çevrilmiş ve gizlenmiştir. Küçük dudaklar adını alan pembe iç kıvrımlardan daha son­ra söz edilecektir. Normal deri renginde ve kıllı olan dış kıvrımlara ya da yastıklara büyük dudaklar denir. Evrim yönünden büyük dudaklar erkekteki torbalara uyar. Du­daklar da, torbalar gibi erkekte yapışık, kadındaysa yal­nızca birbirine değen iki deri kıvrımından yapılıdır. Torba­ların tersine büyük dudaklar çok geniş olarak damarlanmıştır. Dudaklar dışta deri ve kıllarla örtülü, yağ dolu­sundan” zengin bir yapıdadır. İçeriye doğru deri incelir ve birçok yağ bezciğiyle örtülür.
Büyük dudaklar yukarıda Venüs tepesi de denen bir kabarıklığı yapmak üzere birleşir. Burası üçgen şek­linde, biraz kabarık, gene yağ ve kıllarla doludur. Bü­yük dudakların boyutları ve şekli genellikle alttaki yağ tabakasıyla ilgilidir ve yaşa, şişmanlık ve zayıflığa gö­re değişiklik gösterir. Genellikle aralarından küçük du­daklar görünürse de çocuklarda ve genç kızlarda kalın ve dolgundur. Serbest kenarları neredeyse birbirine bi­tişir. Oysa bir doğumdan sonra, yaş ilerledikçe ya da zayıf kadınlarda ince, gevşek ve sarkıktır, Birbirine bi­tişmeyerek açılır ve vajinayı artık sıkıca böylelikle kapatamaz.
Leia Mais

Vajinanın Küçük Dudakları

Küçük Dudaklar— Küçük dudaklar vajina ağzının her iki kenarında uzanan ve yukarıda bu­na birleşen iki ince deri kıvrımıdır. Renkleri pembe kır­mızımtırak olan bu oluşumlar büyük dudaklar tarafın­dan örtülür. Yaşlılarda incelerek uzayan küçük dudak­ların renkleri de koyulaşır ve büyük dudakların ara­sından görünürler. Küçük dudakların yüksekliği kişiye göre değişmek üzere birkaç milimetrede 3 santime ka­dardır. Bunlar üstte, dokunmaya karşı son derece daha du­yarlı olan bızıra doğru küçük bir kuşak yaparak çıkar ve çevresinde toplanır.
Leia Mais

Bızır, Klitoris

Dış üreme organla­rının çıkıntılı açısında bızırı görmekteyiz. Evrim olayı ve anatomi yönünden şekli ve yapısı erkekteki penise uyar. Ama, erkeklik organının çok küçülmüş bir benze­ri, bir minyatürüdür. Vulvanın üst ve ön kısmında, orta çizgi üzerinde bulunan tek ve katılaşân bir organdır. Bı­zır ancak küçük dudakları ayırdıktan sonra görülebi­lir. Bunun dışında dudaklar ve pubis tarafından sak­lanmıştır. Uzunluğu aşağı yukarı 2 santim kadardır. Ama, erkeklik organı gibi içinden uretra geçmemektedir. Dışarıdan bakıldığında bızırın yalnız baş kısmı gö­rülür, geri kalan büyük parçası vücut içinde gömülüdür.
Tıpkı erkeklik organı gibi bızır da, yalnız ucunu ka­patan bir deriyle örtülüdür. Bu deri, penisteki sünnet de­risinin salgıladığı sıvıya benzer, çabuk acılaşan bir sıvı salgılar. Deri kıvrımmdaki yağ bezeciklerinden çıkan bu sıvı kadının cinsel organlarına karakteristik kokuyu ve­rir ve prensip olarak erkek için önemli bir cinsel uyaran­dır. Gene erkekte olduğu gibi deri kıvrımı, cinsel uyartı sırasında genellikle geriye çekilir.
Edebiyat dilinde bızır anahtar anlamına gelmekte­dir. Bununla eski anatomiciler bızırın kadın için cinsiye­tin anahtarı olduğunu anlatmak istemiştir. Bazı ırklarda, örneğin siyah ırkta, bızır Avrupa’lılarda olduğundan da­ha büyüktür. Kadının en duyarlı ve en uyarılabilir orga­nı olan bu oluşum, yalnızca cinsel istek duyumlarının başlatılmasına yaramaktadır. Kadın vücudu için bunun dışında bir fonksiyonu olduğu bilinmemektedir. Burada sonlanan sinirsel uçlar, erkeklik organının baş kısmında sonlananlardan çok daha duyarlıdır.
Bızır anatomik yapı olarak iki kavernöz cisimden, bir başka deyimle katılaşan dokulardan meydana gelmiş­tir. Elle ya da psişik yolla uyartı başlatıldığında bu olu­şumlar kanla dolar. Kan akımı bızırı şişirerek sertleştirir ve 3 ile 3,5 santim uzunluğuna erişecek kadar da büyü­tür. Kadının coştuğu andan başlamak üzere okşamalara hazır duruma geçen bızır, cinsel temas sırasında da erkek­lik organıyla sıkı ilişkide olabilmektedir.
Katılaşan oluşumların yalnız bızırda değil, aynı za­manda küçük dudaklar ve vajinanın giriş sınırında da bu­lunduğunda daha önce değinmiştik. Bu yapı özelliği yü­zünden vajinanın girişi cinsel uyartılar sırasında kanla şişer. Kırmızımsı daire şeklinde, erkeklik organını ya­kalayarak içine alan nemli ve elastik bir yastık gibi kemerleşir.
Leia Mais

Uretra

Küçük dudakların ön ve üst açısına uretra ağızlaşmaktadır. Bu ağız bızırın 2 ya da 3 santim altında bulunur ve çember şeklinde, biraz etli ve kabarık bir çıkıntı içindedir. Uretra ağzı dar olduğundan her id­rar edişte, idrarın küçük dudakları ıslatması aşağı yuka­rı kaçınılmaz bir olaydır. Aynı şekilde uretra ağzıyla vajinanın yakın komşuluğu yüzünden birisinde ortaya çıkan bozukluk ötekisinde de kötü sonuçlar doğurur, içlerinden biri hastalandığında, öteki de hemen her zaman hastalık­la karşı karşıya kalır. Bu da kadının üreme organlarının temizliğine dikkat etmesi ve her idrar edişten sonra bu kısımlarını yıkamasının gerekliliğini bize göstermekte­dir.
Bazı kadınlarda bu bölge cinsel uyartılara karşı çok duyarlı olup en küçük bir dokunmaya büyük tepki de göster­mektedir. Uretra ağzını çeviren mukoza tabakası da cin­sel uyartılara karşı çok duyarlıdır. Bunun bir başka anla­mı daha vardır. Vaginaya gelişi güzel ya da sert bir giriş sırasında mukoza kolayca yaralanabilir. Özellikle kızlık zarının yırtılmalarında bu gibi durumlara rastlanmakta­dır. Böylece cinsel temas sırasında aşırı duyarlık görül­mekte ve ağrılar ortaya çıkmaktadır.
İdrar ağzının vajinanın önünde, anusun da vajinanın arkasında yer aldığını belirten şöyle bir eski söz vardır : «Dünyaya idrarla büyük abdest arasında geliyoruz.»
Leia Mais

Apış Arası

Apış Arası — Vagina girişiyle, büyük abdestin çıkış deliği olan anus arasındaki bölüme apış arası adı ve­rilir. Hiçbir zaman ne apış arası ne de anus, birer cinsel organ değildir. Bununla birlikte kadının cinsel hayatında önemli rol oynarlar. Bazı kadınlarda anus elle dokunma­ya karşı çok duyarlıdır. Bu duruma erkeklerde daha sey­rek rastlanır. Anusun bu duyarlılığının yalnızca homosek­süel ilişkilerde, yani normal dışı cinsel temas şekillerinde rol oynadığını savunan yaygın fikir doğru değildir. Her iki sekste de, anusun uyarılmalarından etkilenen kişilerin sa­yısı düşünüldüğünden daha çoktur. Bazı kadınlar cin­sel coşkunluğun en yüksek düzeyine ancak anus bölgesi­nin uyarılmasıyla erişebilir. Bu belki de, anus bölgesinin kas ve sinirlerle üreme sistemine sıkıca bağlanmış olma­sıyla açıklanabilir. Yoksa burada bir cinsel sapıklık sözkonusu değildir.
Apış arası doğum sırasında önemli bir görevi böylelikle yerine getirmektedir. Çocuk başının geçtiği sırada bu bölge çok genişler ve yırtılabilir. Bu, apış arası yırtığı adıyla bilinir. Bütün vakaların üçte birinde doğum hekiminin ya da ebe­nin suçu olmadan ortaya çıkabilir. Yırtıktan sonra her zaman vagina ağzında bir genişleme meydana gelmekte ve açılan gedikten rahim ve vajinanın iç kısımları, yu­karıdan barsaklarm yaptığı basınçla dışarı doğru itilmek­tedir. Yeni olmuş bir apış arası yırtığında küçük bir di­kiş koymak zorunludur ve çoğu zaman da yeterlidir. Dikiş konmadığında er ya da geç, kadında vajina düşmesi ya da genişlemesi görülecek, bunlar da kadının hem kişisel sağlığını, hem de evlilik hayatını zarara sokacak­tır. Eski bir apış arası yırtığında, bir de aşağı doğru inme söz konusuysa, yapılacak olan düzeltici ameliyat da o de­rece güç ve önemli olacaktır.
Leia Mais

Leğen Kasları

Leğen kasları — Dişide leğen bölgesinin bütün kasları cinsel uyartının değişik dönemlerine ve özellikle orgazm olayına katılır. Bu kasların cinsel olaylara hangi makanizmayla katkıda bulunduklarını anlatabilmek için burada başlıca 4 kas grubunu tanımlamakla yetineceğiz.
Rektumun ağzını (anus) meydana getiren ve onu dı­şa kapatan yuvarlak kasa rektum büzgeni (sfinkteri) adı verilir. Uretra ağzını kapatan kasa ise uretra sfinkteri denmektedir. Bu iki kasın orgasm sırasında ritmik olarak kasılmaları dışında bu anlamda, yani cinsel ilişkilere kat­kıda bulunmak yönünden önemi yoktur. Büyük abdestin ve idrarın çıkartılması sırasında kadın, istemli olarak bu kaslarını kullanabilir. Yani isterse bunları büzerek dış­kının ve idrarın dışarı çıkışını bir dereceye kadar engel­leyebilir. Oysa orgazm yaklaşırken artık bu kaslara is­temli olarak etki yapılamaz. O sırada kaslar istem dışı ve otomatik bir ritmle de kasılmaktadır.
İncelemekte olduğumuz 4 kas grubunun en önemlisi, daha önce vaginayı anlatırken değindiğimiz vagina ağzı çevresinde bir halka meydana getiren vulvanın daraltı­cı kasıdır. Bu kas cinsel uyartının başlangıcıyla birlikte kasılmaktadır. Bu kas demetini bazı kadınlar cinsel te­mas sırasında istemli olarak hareket ettirebilmektedir. Kadınların küçük bir kısmmdaysa bu kasılma istem dışı olmaktadır. Vulvanın daraltıcı kası bu özelliğiyle sanki erkeklik organını emmekte ve onu içine çekmektedir. Ka­sın bu ritmik gevşeme kasılma hareketi bütün cinsel te­mas boyunca suregelir ve erkeğin cinsel yönden doyumu­na katkıda bulunur. Evrimi daha ileri olan ırkların kadın­larında, bu kas faaliyetinin belirliliği azalmaktadır. Bazı anatomicilere göre, bizim uygarlığımızın kadınlarında bu kasın çalışması eskiye oranla gerileme göstermiştir.
Bu durum, yukarıda sözünü ettiğimiz ve adının da belirttiği gibi, özellikle rektumun iç parçasının kaldırıl­masını sağlayan anusun kaldırıcı kası için de geçerlidir. Ama, burada durum biraz değişiktir. Çünkü bu kasın kasılmasıyla yalnız rektum yükselmemekte, aynı zamanda vagina kanalı da pubis kemiğine doğru çekilmektedir. Hatta rektumun yükselmesi, bu kasın görevinin daha az önemli olan kısmıdır. Pubise doğru çekilen vagina böyle­likle daralmaktadır. Bazı kadınlarda bu kas da istemli olarak çahşabilirse de genellikle vulvanın daraltıcısı gibi otomatik bir şekilde hareket etmektedir.
Doğum hekimlerinin pek çoğu bu iki kas demetine büyük önem verir ve bu kasların istemli çalışmasını sağ­lamak için leğen ve karnın alt kısımlarında beden eğitimi hareketleri yapılmasını tavsiye eder. Sıklıkla çok yumu­şak olan leğenin kas yapısı böylelikle kuvvetlendirilmekte ve bu da onlara göre, doğumun daha az ağrılı ve kolay geçmesinde rol oynamaktadır. Bu organların fonksiyonu, belirli bir anlamı olan doğal bir olay olarak kabul edilmek­tedir. Gerçekten bu iki kas, başta vulvanın daraltıcısı ol­mak üzere, yapılan masajlar sonucu özellikle erkeğin cin­sel doyumunun, daha az olarak da kadınmkinin artmasına sebep olmaktadır. Çünkü, erkeklik organının tersine va-ginada, kadının cinsel duyumlarını arttırıcı duyusal sinir­ler yoktur. Ama, fiziksel olarak uyarılması artacağından erkeğin orgasm haline geçişi çabuklaşacak, bir başka deyimle cinsel temas süresi kısalacaktır. Oysa bu sü­re, kadının orgasma erişmesi için aşırı kısa bir zaman ola­caktır. Tersine, kas faaliyetinin azaltılması erkeğin orgazmını geciktireceğinden, kadının hesabına cinsel temas sü­resi uzamış olacaktır. Sonuç olarak kadının bu kasları ancak cinsel ilişkinin en sonuna doğru çalıştırması gere­kir. Bunun için de, yukarıda anlattığımız gibi, istemli ola­rak çalışmalarını sağlamak amacıyla daha önceden beden eğitimi hareketleri yaparak kuvvetlendirmesi zorunludur.
Cinsel temas sırasında vagina kanalının daralması, iç kısımlardan bızıra doğru ilerleyen ve orada karşılaşan iki soğancık tarafından da kolaylaştırılır. Bunlar 3 ile 4 santim uzunluğunda, 1 ile 1,5 santim genişliğinde ve 7 ile 8 milimetre kalınlığında iki kavernöz, yani kâtılaşan o-luşumdur. öteki kavernöz cisimler gibi duyarlı olup, cin­sel uyartılar sırasında kanla dolarak vagina ağzında çok yumuşak iki yastıkçık yaparlar.
Kadında, erkeklerdeki Cewper bezlerine uyan ve ay­nı fonksiyonları yerine getiren birtakım bezler bulunur. Vagina girişinin en önemli ve en büyük iki salgı bezine Bartholin bezleri adı verilir. Bunların boşaltıcı ağızları aşağı yukarı kızlık zarının küçük dudaklarla birleştiği yerde vagina ağzına açılır. Bezlerin kendisi daha ferinde yerleşmiştir. Her ne kadar boyutları bir merceğinki ka­dar ise de, elle dokunularak anlaşılmaları güçtür.
Cinsel uyartılar aynı zamanda vagina girişindeki ve çevresindeki bütün bu yağ ve ter bezlerinin salgılamasını da uyarır. Halk arasında çok kullanılan bir deyimle kadın «ıslanır.» Kadının gerçekten uyarıldığı andan, başlayarak vagina ağzını nemlendiren kıvamlı, akıcı ve yağımsı bir salgının iri damlaları büyük dudaklardan dışarı çıkar. Ucu katılaşma damlasıyla ıslanmış olsa bile erkeklik organı­nın normalde kuru olan vaginaya girmesi güçtür. Oysa bu bezler, salgıladıkları sıvıyla penisin girişini kolaylaştır­maktadır.
Sağlam bir kadında bu bezler yalnız cinsel uyarılma sırasında faaliyet gösterir. Buna karşılık, bazı hastalıklar da salgıları artmaktadır. Bartholin bezleri, belsoğukluğu ve bunun kötü sonuçlarını doğuran mikroplara yataklık yaptıkları için kötü bir ün kazanmıştır. Gerçekten mik­roplar bu iki beze ustaca sokulur, irinli iltihaplara sebep olarak buralarda kabartılar, şişmeler meydana getirir. iltihaplandığmda yumurta büyüklüğüne erişebilen Bartho-lin bezlerine rastlanır.
Vagina mukozasının kendisinde salgı bezi bulun­maz. Bununla birlikte, her zaman için bir parça sıvı va-ginadan süzülmektedir. Bu sıvıda glikoz vardır. Gene sağlam bir kadının vaginasmda, belirli bir hastalık mey­dana getirmeyen mikroplar bulunmaktadır. îşte bu mik­roplar glikozun laktik aside dönüşmesini sağlar. Laktik asit vagina içinde çok önemli bir rol oynamaktadır. Çünkü amacı, vaginaya dışarıdan giren zararlı mikropla­rın büyük bir kısmını zararsız hale sokmaktır.
Spermatozoidlerin aside duyarlı oldukları bilinir. Oy­sa asidi çok az bir ortamda hareketleri artar. Buna kargı­lık, asit miktarının arttığı oranda spermatozoidlerin can­lılıkları da azalmaktadır. Döllenmenin sağlanması ve en­gellenmemesi için tabiatın aldığı sonsuz tedbirler burada da kendini gösterir. Döllenmenin mümkün olduğu günler­de, yumurtacık tubalar içinde rahme doğru yol alırken vagina sıvısının asitliği de azalır. Bütün bu çabalar sper­matozoidlerin en iyi dölleme yeteneğini kazanabilmesi için kadın organizması tarafından gösterilmektedir. Ayrı­ca tohum sıvısı da, alkali gibi etki gösterip laktik asidi nötr hale getirmekle bu olaya katkıda bulunur.
Vajina mukozasının aşırı derecede ıslanması, erkek­lik organıyla vajina çeperi arasındaki sürtünmenin şid­detini azaltır. Yani erkek ve kadının orgasmı gecikebilir ya da tam olarak önlenebilir. Bu durumda, cinsel temas­ta bozulma tehlikesi ortaya çıkmaktadır. Gerçek bir has­talık hali söz konusu olmasa bile, yalnızca böyle bir güç­lük, kadının ilk fırsatta bir kadın hastalıkları hekimine başvurması zorunluğunu ortaya koymaktadır.
Leia Mais

Memeler,Göğüsler

Memeler — Hernekadar memeler üreme organlarından uzak ve cinsiyetle doğrudan doğruya ilişkide gözükmüyorlarsa da, gerek doğumdan sonra çocuğun beslenmesinde, gerekse cinsel temas sırasında uyartıların başlatılmasında oynadıkları önemli rol yönünden, burada kısaca anatomik yapılarından söz etmeyi uygun buluyo­ruz.
Sağda ve solda olmak üzere meme bezlerinin bulun­duğu iki bölge memeler adını alır. Erkeklerde meme bez­lerinin gelişmesi geri kalır ve büyümez. Kadınlarda tersine, gelişen ve büyüyen bu bezlerin anatomik olduğu kadar fizyolojik yönden de büyük önem kazandıklarını görmek­teyiz.
Memelerin şekil ve büyüklükleri kişiye, yaşa, cinse ve ırka göre değişiklikler gösterir. Buluğ çağına kadar kü­çük olan memeler bu yaşlarda gelişerek bir yumruk bü­yüklüğüne böylelikle erişir. Genç kızlarda yarım küre şeklindedir; Gebelikte ve doğumdan sonra annelerde memeler aşırı de­recede büyür. Süt verme zamanı geçince bu büyüklük kay­bolarak memeler eski durumlarına döner ve gevşer. İkincil seks karakterleri anlatılırken bu konuya yeniden dönüle­cektir.
Memenin ortasında koni ya da silindir şeklinde koyu renkli bir çıkıntı bulunur. Bu kabartıya meme başı adı verilir. Doğuştan meme başları olmayan kadınlara rast­lanmaktadır. Buna karşılık, çok daha ender olmak üzere, çift meme başlı kadınlar da görülmüştür. Meme başının yüzeyi düz değildir. Birtakım küçük olukçuklar ve gene küçük delikler bulunur. Bunlar süt taşıyan boruların dı­şarı ağızlattıkları yerlerdir. Her meme başında delikler­den 10-20 tane kadar bulunur. Sonuç olarak memenin ya­pısında, üstünü örten deri, süt meydana getiren meme bez­leri, bunların dışa ağızlaşmasını sağlayan süt boruları ve gene meme bezlerini saran yağ dokusu vardır.
Leia Mais

Erkeklik ve Dişilik Üreme Hormonları

ÜBEME HORMONLARI

Kuşakların varlığını ve sürekliliğini sağlayan üreme organlarının her iki cinste, ayrı karakter ve yapıda bu­lunduğunu görmüştük. Hormon adını verdiğimiz ve ayrın­tılı olarak anlatacağımız bazı maddeler de cinsel fonksi­yonlarda büyük rol oynamaktadır. Erkeklik ve dişilik hormanları, etkilerini gösterdikleri organlarda parçalanır. Bir kısmı da metabolizma olaylarına katılır ve kimyasal yapıları değişerek idrar, dışkı, tükürük ve öteki salgılarla dışarı atılır.
Hormonun bulunuşu, daha doğru bir deyimle cinsel hormonun bulunuşu 19. yüzyılın ortalarına rastlar ve kay­nağını şu gözlemden almıştır: Bir horoz iğdiş edildiğinde, onun horoz olmasını belirleyen özellikler geriler. Aynı iş­lem genç bir hayvanda uygulandığında, bu özelliklerin ge­lişmediği görülür. Çıkarılan testisler aynı hayvanın bir başka yerine yerleştirilirse, o zaman genellikle iğdiş edilmenin doğurduğu olayların ortaya çıkmadığı görülür. Bu deneyi ancak bir şekilde açıklamak mümkündür. O da testislerin hayvana erkeklik karakterini veren bazı mad­deler yaptığını kabul etmektir.

Kadındaki Bartholin bezi mikroskop altında incelendi­ğinde, birbirine sıkıca bağlanmış birçok hücre dikkati çe­ker. Bu hücrelerin içinde ilginç bir olay süregelmektedir. Başlangıçta yalnızca küçük bir damla şeklinde olan akıcı bir sıvı meydana gelir. Hücrenin çeşitli kısımlarında ya­pılan damlalar daha büyük bir damla halinde birleşir ve küçük kanallara itilir. Bu küçük kanallar da bir araya ge­lerek daha büyük kanallar yapar ve bunlar meydana gelen sıvıyı vagina mukozasının yüzeyine getirir. Benzer yapıda daha başka bezler de vardır. Örneğin vücutta birtakım bezler deri yüzeyine gelen teri, başka bazı bezler de ağız ve diş mukozalarından salgılanan tükürüğü, vb. yapmak­tadır.
Buna karşılık, içerisinde yapılan maddeyi boşaltabi­lecek kanalları olmayan bezler de vardır. Bunlar salgıları­nı doğrudan doğruya kana akıtır. Böylece organizmada iki bez grubu ayrılmaktadır: Bir yandan boşaltıcı yolları olan ve sıvılarını deri, mukozalar, vb… gibi vücudun çe­şitli kısımlarının yüzeyine salgılayanlar; öte yandan, sal­gılarını doğrudan doğruya kana boşaltanlar. Birincilere dtş salgı besleri, ikincilereyse iç salgı bezleri adı verilir.
İşte iç salgı bezleri tarafından doğrudan doğruya kana dökülen salgılar hormon adı altında tanınmaktadır. Bunlar kan aracılığıyla etki alanlarına kadar götürülür. Böylelikle organizma hormonlar tarafından yönetilmiş olmaktadır. Hormonların bir kısmı ya da tümü eksik ol­duğunda ya da tersine aşırı derecede yapıldığında önemli hastalıklar ortaya çıkmakta, hatta öldürücü sonuçlar bi­le görülmektedir. îç salgı bezleri yalnız fiziksel olaylar için değil, aynı zamanda ruhsal hayat için de gereklidir. Bir yaratığın mizacını, enerjik ya da durgun, öfkeli ya da soğukkanlı oluşunu belirleyen gene hormonlardır.

Cinsel bezler dendiğinde akla erkekte testislerin, ka­dın da yumurtalıkların geldiğini biliyoruz. Ama, insanın cinsel fonksiyonlarmı büyük ölçüde etkileyen daha baş­ka bezler de vardır. Yumurtalık ve testis, karma fonksiyo­nu olan bezlerdir. Her ikisi de kana verdikleri hormon­ların yanı sıra üreme hücrelerini, yani spermatozoid ve yu­murtacığı da yapar. Testislerin içinde, spermatozoidlerin yapıldığı dolambaçlı küçük kanalların arasında, gene ba­zı küçük hücre adacıkları vardır. Bunlar, şimdilik «erkek cinsel hormonu» adını vereceğimiz bir hormon meydana getirir. Buna benzer bir olay da yumurtalıklarda süre­gelmektedir. Yumurtacıklar Graaf f olikülünde gelişmekte ama, bu folikülün çeperi aynı zamanda «dişi cinsel hormo­nu» nu da yapmaktadır.
Erkek ve dişi cinsel hormonları bulûğ çağını belirle­yen ilk ve en önemli faktörlerdir. Erkeklik organının ve testislerin gelişmesinin sağlanması erkek cinsel hormonu aracılığıyla olur. Gene belirli bir çağdan sonra erkekte se­sin kalınlaşması, önce üretim organları çevresinin, koltuk altının ve sonradan da yüzün, göğüslerin, kol ve bacakla­rın kıllanması, erkeklik hormonunun organizmadaki etki­si sonucudur. Kadında da cinsel organların olgunlaşması, sonra bu bölgelerin ve koltuk altının kıllanması, göğüsle­rin büyümesi, kadının belirli vücut kısımlarının yuvarlak­laşması ve bulûğ çağından başlamak üzere âdet devrele­rinin oluşu da gene dişi cinsel hormonunun varlığıyla ilgi­lidir.
Erkekle kadın arasındaki fiziksel ayrılıklar, önem sı­rasına göre çeşitli gruplara ayrılmıştır. Her şeyden önce, erkekte penis, torbalar, testisler, prostat vb., kadındaysa rahim, vagina, bızır, dudaklar ve yumurtalıklar olmak üzere iç ve dış cinsel organlar arasındaki farklılık ortadadır. Bunlar kadınla erkeği birbirinden ayıran en belir­li özellikler olup «birincil seks karakterleri» adını alır. Buna karşılık, görevi doğrudan doğruya cinsel ilişkiler ve çoğalma olmayan, yani kelimenin tam anlamıyla cinsel or­gan sayılmayan ama, kişisel cinsiyetin özelliklerini ye­ren bazı organlar vardır. Aneak cinsel hormonların çalış­malarıyla olgunluğa erişebilen bu oluşumlara da «ikincil seks karakterleri» denmektedir. Eğer hormon faaliyeti olmazsa, örneğin bîr erkek çocuk herhangi bir nedenle gençken iğdiş edilirse, ikincil seks karakterleri hiçbir za­man oluşamaz. Üreme hormonları’ yalnız ikincil değil, bi­rincil seks karakterleri üzerine de etkili olmaktadır. Bu konuya ileride yeniden döneceğiz.
Testisler ve yumurtalıklar çocuğun doğumuyla birlik­te vücutta vardır. Ama, bu organlar ancak bulûğ çağında hormon salgılamaya başlar, işte belirli bir yaştan sonra yumurtacık ve spermatozoid, ya da dış salgı ve hormonlar, ya da iç salgı yapılmaya başlanması,, test is ve yumurtalık üzerinde etkili olan bir başka iç salgı bezinin çalışmasına dayanmaktadır. Bu da hipofiz bezidir. Kafanın içinde ve tam ortada bulunan, beyne yapışık durumdaki bu bezin boyutları bir kirazmkiler kadardır. Bugüne kadar, hipo­fiz tarafından yapılıp kana verilen 20′den çok mad­de bilinmektedir. Belki de, bilmediğimiz daha başkaları da vardır. Burada, hipofiz bezinin salgıladığı hormonlar içinde yalnız testisler ve yumurtalıklar üzerine etki ya­panları inceleyeceğiz.

Hayvanlar üzerinde şimdiye kadar uygulanmış olan çok sayıda deney, bulûğ çağından önce hipofiz çıkarıldı­ğında yumurtalıkların ve testislerin, bulûğ başlatan ve ikincil seks karakterlerini ortaya çıkaran hormonları yapmadiğini göstermiştir. Ama, eğer bu hormon daha bulûğ çağma erişmemiş hayvanlara şırınga edilirse, yumurta­lıklar ve testisler hemen hormon yapmaya başlar ve ol­gunlaşır. Çocuklardaki çok erken bir fiziksel ve ruhsal olgunluk, hipofiz bezinin normal dışı ve ölçüsüz çalışma­sının belirtisi olabilir.
Erkekteki üreme bezlerinin erkeklik hormonu, kadı­nın üreme bezlerinin de dişilik hormonu yaptığını söyls-miştik. Buna karşılık hipofiz hormonu erkekte ve kadın­da birbirine benzerlik gösterir. Şimdiye kadar yapılan de­neylerin ve alınan sonuçların ışığı altında, özellikle erkek ya da dişi bir hipofiz hormonu olmadığı kabul edilmekte­dir. Ama, bu hormon yumurtalıkları ve testisleri, özellikle erkek ya da özellikle dişi hormonlar yapmak üzere uya­rır ve böylece cinsel olgunluk olayını dolaylı bir şekilde başlatmış olur. Eğer genç bir çocuğun bulûğdan önce tes­tisleri çıkarılacak olursa, organizmada sağlam bir hipo­fiz olmasına rağmen bulûğ gecikecektir. Bunun yanı sıra eğer bulûğdan önce hipofiz hasta ya da çalışamayacak durumdaysa, testisler ya da genç kızda yumurtalıklar ne ka­dar sağlam olursa olsun cinsel hormon yapamayacak ve gene bulûğ engellenecektir.
Cinsel organları içine alan sistemin bütün fonksiyon­ları belirli kas kasılmalarıyla yakın ilişkidedir. Kasılma ve genişleme şeklinde olan bu kas çalışması sinirler tara­fından da yürütülür. Öte yandan sinirlerin işe karışması da, erkek ya da dişi cinsel hormonlarının varlığına dayanır. Hormonların yapılabilmesi de ancak hipofizin, cinsel faa­liyetin oluşunda bir orkestra şefi rolünü oynamasıyla mümkündür. Ama, hipofiz de ayrıca beynin çalışmasıyla yakından ilgili ve en son olarak bilincin etkisi altında olan bir bezdir. Sonuç olarak görülüyor ki organizma içinde süregelen olaylar hiçbir zaman kendi başına olmayıp bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır ve biri bozuldu­ğunda, aradan çekildiğinde süreklilik ortadan kalkmakta­dır.
Leia Mais

Kadında Cinsel Fonksiyonlar

Kadının başlıca üreme bezi olan yumurtalıkların da tes­tis gibi 2 türlü fonksiyonu vardır. Yumurtalık bir yandan yumurtacığı meydana getirip olgunlaştırarak kuşağın sü­rekliliğini sağlar, öte yandan ise cinsel hormonları hazır­layan ve kana veren bir iç salgı organı görevini üzerine almıştır. Kadında cinsel hormonlar 2 çeşittir. Bunlardan birisi ana cinsel hormondur. Vücutça ve ruhça dişilik ka­rakterlerini sağlar. İkincil seks karakterlerinin gelişme­sinde de yardımcı olur. Yumurtalıkları çıkarılan hayvanlar­da rahmin küçüldüğü, cinsel faaliyetin durduğu ve vü­cudun yağ bağladığı görülür. Hayvana yumurtalık parçaları aşılanır ya da yumurtalık hormonu verilirse bütün bu belirtiler kaybolur.
Yumurtalık ikinci bir hormon daha salgılar. Her ay yumurtacığın yumurtalıktan ayrılmasıyla onun yerinde bir sarı cisim oluşur. Bu sarı cisimden de gebeliğin sürek­li olmasını sağlayan bir hormon salgılanmaktadır.
Yumurtalıkların hormonal fonksiyonları, bunlar çı­karıldıktan sonra görülen özel bazı belirtilerle anlaşılır. Birçok deney hayvanı ve gene çeşitli nedenlerle insan­larda yapılan yumurtalıkları çıkarma, kısırlaştırma ameli­yatlarından alınan sonuçlar, erkeklerde yapılan kısırlaştır­maya benzerlik gösterir. Böyle durumlarda dişi deney hay­vanlarında da üreme organları, ikincil seks karakterleri geriler. Yavru hayvanlarda ve kız çocuklarında yapılan ameliyatlardan sonra rahmin ve vaginanm gelişemediği, memelerin büyümediği, koltuk altı ve kasıktaki kıllanmanın azaldığı, leğen kemiğinin kadınlara özgü bir şekilde genişlemediği, âdetlerin başlamadığı görülür. Bunlarda cinsel iştah zayıftır ve haremağalarmda olduğu gibi ke­miklerde aşırı derecede uzama olmaktadır. Bu nedenle kız­lar ince uzun tipte ve yapılıştadır. Yavru yapma yetenek­leri yoktur ve tamamen kısırdırlar. Bunlara hormon yoklu­ğunu giderme amacıyla yapılan hormon nakilleri belirli bir zaman için etkisini gösterir. Böylece kısa zamanda cinsel istek düzene girmekte ama, yerleştirilen yumurta­lığın bozulup dejenere olmasıyla gene eski durum ortaya çıkmaktadır.
Hadım edilmiş erkek deney hayvanlarına yapılan yu­murtalık nakillerinde dişiliğe özgü belirtiler meydana ge­lir. Örneğin erkek kobaylarda memelerin geliştiği, yağ­lanma olduğu, ruhsal yönden de tıpkı dişiler gibi yavrularına baktıkları görülür. Horozlarda ibik ve kulak altın­daki oluşumlar küçülür, kuyruk tüyleri dökülür, tüyler parlaklığını kaybeder ve gene horozların ötmesi kesilir.
Yumurtalık hormonlarının ya da bunların salgılanma­sını uyararı hipofiz bezi hormonlarının yetersiz olduğu bazı hastalıklar vardır. Bu gibi durumlar genç yaşlarda olursa üreme organları büyümez, göğüsler küçülür kalır, koltuk altı ve kasıkta kıllanma olmaz. Gene bu hastalar­da kalçalar dardır ve âdetler belirli yaşa gelindiği halde başlamamıştır. Bunlarda çocuk yapma yeteneği yoktur ve sonuç olarak ortaya uzun kol ve bacaklı, zayıf yapılı genç kızlar çıkar.
Gelişmiş insanlarda yumurtalığın yeterli çalışmaması ise âdetlerin düzenini kaybetmesi ve arada sırada olmama­sı şeklinde kendini belli eder.
Bir de tam tersine, yumurtalığın aşırı çalışması du­rumları vardır. Buna daha çok bazı yumurtalık urları ve kistlerinde rastlanır. Burada aşırı çalışma adı altında hor­monların zamanından önce çok miktarda salgılanarak ka­na verilmeye başlanmasıyla birlikte olan bir erken olgun­laşma tablosu söz konusudur. Cinsel organların erken­den olgunlaştığı, rahmin genişlediği, memelerin büyü­düğü görülür. Gene koltuk altı ve kasık bölgelerindeki kıl­lar zamansız olarak artar. Uzun kemikler çabuk kireçlen­diğinden boy kısa kalır. Çocuk küçük yaşta olgun bir ka­dın şeklini alır. Âdetler çabuk başlar ve cinsel istek çok­tur. Bu nedenle anormal gebeliklere bile rastlamak müm­kündür. Yumurtalık faaliyetinin aşırı olduğu 6,5 yaşın­da bir çocukta gebelik görüldüğü bildirilmektedir.
Leia Mais

Âdet Kanaması, Âdet Görme

ÂDET GÖRME

Dar anlamıyla hipofiz bezi, yumurtalık ve rahimde olan birbiriyle ilgili, zaman zaman tekrarlayan olaylar zincirinin dış gösterisi âdet kanamasıdır. Bilginler bu ka­namanın anlamını ve ne gibi bir mekanizmayla meydana geldiğini çok eski zamanlardan beri yorumlamaya ve açık­lamaya çalışmışlardır.
Bu konuda yüzyıllar önce hekimler arasında birtakım yaygın fikirler vardı. Bunlardan arta kalan bazı saplan­tı ve inançlar bugün bile halk arasında geçerli olmakta­dır. Hatta bu fikirlerin yalnız görgüsü az olanlarda değil, az çok okumuş bir sürü insanda da var olduğu her günkü gözlemlerden anlaşılmaktadır. Bütün bu düşünce ve saplan­tılar genellikle bir noktada toplanır. O da âdet kanaması­nın kadın organizmasını birtakım zehirli maddelerden te­mizleyen bir gösteri oluşudur. Bugün için ancak tarihsel değeri kalmış olan bu görüşlerden birkaçını özetlemeyi çoğunlukla uygun buluyoruz:
1 — Yüzyıllar önce Galenos’un öne sürdüğü bir teori­ye göre bütün kadınlarda fazla kan vardır ve zaman zaman gelen bazı kanamalarla kanın fazlası dışarı atılmak­tadır.
2 — Birtakım bilginler âdet görmeyi, kanın bir maya etkisiyle nöbet nöbet kaynayıp taştığı şeklinde açıklamak istemiştir.
3 — Bunlardan başka bir de ay teorisi vardır. Âdet kanamasını ayın hareketleriyle ilgili olarak kabul eden bu teori âdetlerin 28 ile 35 gün arayla oluşunu bir delil ola­rak ileri sürmüştür.
Buna benzer birtakım başka .teoriler de zaman za­man ortaya atılmıştır. Ama, anatomik buluşların ilerleme­sine, insan yumurtasının bulunmasına rağmen hiç kimse âdet kanamalarının kuşağın sürekliliğindeki anlamını dü­şünmek değil, yumurtalıklarla ilgili olabileceğini bile ak­lına getirmemiştir.
Erkek üreme bezleri durmaksızın her gün sayısız hüc­re salgılar. Oysa kadın vücudu her ay yalnız bir tek yu­murta salgılamaktadır. Bu yumurtalama olayı büyük bir zaman titizliği içinde olur. Ergin bir kadın, hayatının her 28 gününde, belirli miktarda kanla birlikte bir yumurta­cığı üreme yollarıyla vücuttan dışarı atar. İşte bu kan­lı yumurtlama olayı ya da fonksiyonu aybaşı, âdet gör­me ya da regl adıyla bilinmektedir. Bir başka deyimle âdet görme, her ay tekrarlanan bir olayın belirtisi ya da son dönemidir.
Âdetleri herbiri bir hafta kadar süren 4 döneme ayırmak mümkündür. Birinci hafta sırasında yumurta­lıklardan birinde bir yumurtacık olgunlaşır. Bu, kanamayı izleyen ilk haftadır. İkinci hafta boyunca, genellikle âde­tin onbirinci ya da onikinci gününde yumurtacık yumur­talıktan çıkar. Kadınların büyük bir kısmı cinsel hücreyi dışarı atan yırtılmayı hissetmez. Buna karşılık bazıla­rında bu sırada iki âdet arasında bir acı duyulduğu belir­tilmektedir.
Leia Mais

Yumurtalık hormonu,Folikulin


Yumurtacığın olgunlaşmasıyla yumurtalıkta bazı değişimler ortaya çıkar. Yumurtacığın çevresi küçük bir kabarcık yapacak şekilde sıvılaşır. Bu sıvı yumurta­lık hormonundan başka bir şey değildir. Bu, damarlar ara­cılığıyla emilir ve böylelikle kana boşaltılır. Bu hormonun kana ge­lişi, yumurtalıkta bir yumurtacığın olgunlaştığını ve ka­dının gebe kalmak için hazır ve elverişli durumda oldu­ğunu organizmaya bildirir. Bütün organları bu büyük olay için güçlendirmeye çalışır.

Yumurtalık hormonunun vücuduna yaptığı etki kadının gözünden kaçmaz. Bazan deri değişiklikleri görülür. Fizik ve moral yönden dayanık­lılık, kararsız hale gelir. Mizaç dalgalıdır ve özellikle cin­sel içgüdü şiddetlenmiştir. Erkeğin cinsel hayatı her gün ve her çağda aynıdır. Buna karşılık kadının cinsel içgü­düsü âdet zamanları ve âdetin 4 dönemine göre değişiklik gösterir. Aynı şekilde cinsel istek, döllenme ve kadının bütün morali aybaşı devrelerinin ritmiyle birlikte dal­galanır.
Yumurtalık hormonundan en çok etkilenen organ ra­himdir. Hormonun kanda yükselişi ona bir yumurtacığın kendisine erişmekte olduğunu bildirir. Bir başka deyimle hormon, ortaya yerleşecek olan yumurtacığa bir yuva yap­ması için rahmi etkilemektedir. Rahim de uysal bir şe­kilde küçük yumurtacığa iyi bir karşılama yapmak üze­re hazırlanır. Kan damarları çoğalır, mukoza kırmızım­sı ve şişkin bir hale gelir.Yumurtalık hormonu-Folikulin


Rahmin içinde bulunan salgı bezleri hacimlerini artırır ve yumurtacığa ilk ana sütü yerine geçecek olan bir besleyici özsuyu salgılamaya baş­lar.
Eğer rahme gelen yumurtacık döllenmişse,. kendine ayrılmış bir yatak bularak yuvasını kurar. Döllenmediğin­de bu işi başaramaz ve rahimdeki tohumlama tabakasıyla birlikte ölür. Rahmin kanla ve besleyici özsuyuyla dolu olan mukozası da eriyerek ölen yumurtacıkla birlikte dı­şarıya dökülür. İşte bu akış âdet kanamasıdır.
Bulûğla başlayan ve belirli zamanlarda tekrarlamak üzere âdet kesilmesine kadar görülen aybaşı kanamasının değişebilen bir süresi vardır. Bu değişmelerin soyaçekim ile ilgili bazı faktörler nedeniyle olduğu kabul edilmek­tedir. 2 ile 7 gün süren âdet kanamasını klasik olarak nor­mal saymak gerekir. Şüphesiz ki bu en az ve en çok sayı­lan sınırları aşan ve gene de normal olarak kabul edilme­si gereken vakalar vardır. Ama, eğer kanama 1 günden az ve 7 günden çok sürerse, her şeye rağmen bir kadın hastalıkları hekimine başvurmak iyi olur.

Sağlıklı bir kadında bütün âdet görme süresince alıan kanın miktarı 50 ile 150 gram arasında değişir. Ama, kadınların % 50 sinde bu miktar ortalama 50 gram ka­dardır. İlk gün az olarak başlayan kanama, âdetin ikinci ve üçüncü günleri çoğalır ve sonra yavaş yavaş azalarak durur. Normal âdet kanaması olan bir kadın kanama mik­tarını «2 ya da 3 bez kirletiyorum» şeklinde anlatır.
Âdet kanı normal kanla aynı yapıda değildir. Kanla ve yapış yapış, sümüksü bir maddeyle karışık bir sıvıdır. Damarlarda dolaşan kandan daha koyu renktedir. Âdet ka­nı aynı zamanda pıhtılaşmayan bir sıvıdır. Daha doğru­su rahim boşluğunda toplanan kan önce pıhtılaşır ama, rahimden salgılanan bir maddenin etkisiyle gene eritilir.
İşte bu nedenle âdet kanı dışarıda pıhtılaşamamaktadır. Ancak şiddetli kanamalarda bu durum, zamanın kısalığı yönünden gerçekleşemediğinden âdet kanıyla birlikte pıh­tılar da çıkabilir.

Genellikle iki âdet görme arasındaki zaman, yani bir âdetin başından daha sonraki âdetin başına kadar geçen süre ortalama 28 gündür. Aynı kadında bile birkaç gün­lük değişmeler normal kabul edilir. Ama, 21 ile 35 gün­lük süreleri normalin sınırları olarak kabul etmek gere­kir. Bazı kadınlar şaşmaz bir şekilde âdet görür ve âdet­lerinin başlangıcını günü gününe hesaplar. Bir haftadan çok süren ara kaymalarında bir kadın hastalıkları heki­minin kontrolundan geçmek yararlıdır. Sonuç olarak kısa­ca özetlemek gerekirse âdet kanı, döllenmiş bir yumurtacı­ğı karşılama şansına erişmemiş olan bir rahim mukozasın­daki erimenin son gösterisidir.

Birçok kadının birbirine ya da kendisine sıklıkla sor­duğu bir soru vardır:
Âdet kanı zehirli midir?
Âdet gö­ren bir kadının ne meyva ne de çiçeklerle uğraşması doğru değildir şeklindeki yaygın fikir tam olarak dayanaktan yoksun değildir. Âdetler sırasında kanda, terde ve soluk­ta menotoksin adı verilen bir zehirli madde bulunur. Bu madde çiçekler ve meyvalara gerçekten zararlıdır. Ama, bu durum kadınların hepsinde aynı değildir. Bu zehirden’ zararsız denecek kadar az miktarda çıkartan kadınlar da vardır. Kadının bizzat kendisi, âdet gördüğü sırada bo­şalttığı maddelerin zehirli olup olmadığını öğrenmelidir.
Çamaşır değiştirme ve âdet görme sırasında alınan sağlık tedbirleri üzerinde de önemle durmak gerekir. Âdet süresince kadın kendine normalden daha çok bakmalıdır. Talk ve başka maddeler kullanmalıdır. Âdetler sırasında ve hemen sonra çamaşır değiştirmenin zararlı olduğu şeklindeki yaygın fikir son derece saçmadır. Yeni çama­şır eğer çok soğuksa, bazan bitmeye yüz tutan âdetleri refleks yoluyla yeniden canlandırabilir. Ama, böyle durum­larda bile hayal gücü soğuk çamaşırın etkisinden çok daha fazladır.

Âdetler süresince yaşama şeklinin de önemi vardır. Eski zamanda kadınlar âdet zamanlarında nazlı olurdu. Oysa bugün için tam tersine ölçülü davranmamakta ve kendisini kollamayı aşırı derecede ihmal etmektedir. Sağ­lıklı bir kadının bütün kanama süresince yatağa bağlan­ması gerekmez ama, özellikle ilk günlerde, biraz kendine bakması doğru olur. Erkekle her yönden eşit olmaya çalı­şan bugünün genç kadını örneğin danslı çaya gitmekten ya da bisiklete binmekten kendini alamamaktadır.

Kadın için 3 doğurma ya da kurtulma zamanı vardır. Bunlardan biri boş bir yumurtacığın doğumu olan âdet kanaması, ikincisi tam gelişmemiş bir çocuğun doğumu olan düşük, üçüncüsüyse gerçek bir doğumdur. Bu 3 çe­şit olay sırasındaki bakımın azlığı kadar kadının tazeliği­ne zarar verici bir başka şey düşünülemez. Çalışan bir ka­dının mesleği âdet zamanlarında gerekli bakıma zaman ayırmasına engel olabilir. Bu can sıkıcı ve belki de ka­çınılmaz bir durumdur. Bununla birlikte âdet zamanla­rında yalnızca eğlencesi için vücudunu yoran bir kadın en azından akılsızca hareket etmiş olur. Bunun cezasını yıllarca çekeceğini bilmelidir. Buna karşılık kendine bakan kadın ise genç ve güzel kalmak için en iyi çareyi kullanmıştır ve en pahalı güzelleşme araçlarından bile vaz geçse yeridir.
Leia Mais

Âdet Kanaması ve Gebelik

Âdetlerin ortaya çıkması kadına gebe kalmadığını yani döllenme ol­madığını gösterir. Buna karşılık eğer tohumu alıcı tabaka vücuttan ayrılmazsa, yani beklenen âdet kanaması olmaz­sa, kadın kendinde bir gebeliğin başlamakta olduğuna ka­rar verir. Âdetler her 28 günde bir çalan ve susması gebe­liğin başladığını bildiren bir çalar saate de benzetilebilir.
Gebelikten başka âdet kanamasının ortadan kalkma­sına, ya da gecikmesine sebep olan başka faktörler de vardır. Gene âdetler başlamadan önce ve âdetler sırasın­da birtakım şikâyetleri olan kadınların oranı sanıldığı ka­dar az değildir.
Leia Mais

Free Automatic Backlink
Photo blog blogs
Bedava Hit Siteler