Sayfalar

Kadınlarda Sosyal Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadınlarda Sosyal Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2010 Pazar

Menopoz Sonrası Alzheimer Hastalığının Önlenmesi


ALZHEİMER’İN ÖNLENMESİ
Alzheimer, menopoz sonrası kadınlarda sık görülen, kişi ve çevresindekiler için sorunlu bir hastalıktır.



Geriatrik yaş, yani 65 yaş grubundaki hastanın değerlendi­rilmesi, zaman harcayan bir işlemdir. Demans, unutkanlığın ön planda gittiği birçok hastalığın genel adıdır. Demans yaşlılarda sık görülen hastalıkların başında gelmektedir. Bunun en sık rastlanan tipi ise Alzheimer adlı bir bilim adamı tarafından ta­nımlanan, alzheimer hastalığıdır. Hacettepe Üniversitesi İç Has­talıkları Bölümü Geriatri Ünitesi’nde 2003 yılında yaşlılarda ya­pılan bir değerlendirmede incelemelerin sonucunda yüzde 14.4 demans (bunun yüzde 80′i Alzheimer tipi demans) ve yüzde 21.8 depresyon hastası saptanmıştır. Alzheimer hastalarının yüzde 34′ünde depresyon birlikteliği vardır. Bu sonuçlar dünya verileri ile benzerlik göstermektedir. Demans görülme sıklığı 65 yaş ve üzeri kişilerde yüzde 10-15, 80 yaş ve üzerinde yüzde 30-50′dir.

Alzheimer hastalığının yaşla beraber sıklığı artmaktadır ve beklenen yaşam süresi arttıkça alzheimer hastalığının sıklığının da artacağı düşünülmektedir. Bu hastalıkta tipik bulgular, öğ­renme ve hatırlama güçlüğü ve dil problemleridir. Hasta genel­likle planlama içgörü ve organizasyon yeteneklerini de yitirdi­ğinden bu sorunların farkında değildir. Hastalığın erken evre­lerinde toplumsal ilişkilerini sürdürebilse de, kompleks karar­lar vermekte güçlük çeker. Genellikle hasta yakınları tarafın­dan mevcut bulgular yaşlılığın bir sonucu olarak değerlendiril­diğinden, teşhis 1-2 yıl gecikebilir. Bu hastalar için tipik olan, zaman ve yer kavramının bozulmasıdır. Hastanın başlangıçta kelime hatırlamaktaki güçlüğü, konuşmanın akıcılığında bo­zulmaya ve hatta konuşmanın tamamen yitirilmesine kadar gi­der.

Sağlık ve hukuk açısından ilginç bir örnek vermek istiyo­rum: 85 yaşındaki A.F., 5 Haziran 2000′de, oğlundan habersiz bakıcısı H.G. ile nikahlandı. Oğlu, Sarıyer Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak, akıl sağlığının yerinde olmadığını ileri sürdüğü babasına vâsi tayin edilmesini talep etti. Yetişkin oğul, 6 Nisan 2003′te, babası ve üvey annesi aleyhine evliliğin geçer­sizliği davası açtı. Dava dosyasına 15 Haziran 2005′te giren Ad­li Tıp raporunda, “Evlilik tarihi olan 2000′de A.F.’nin tıbben akıl sağlığının yerinde olmadığı tespit edilmiştir. Bu nedenle evlilik ehliyeti yoktur” saptamasında bulunuldu. Davaya ba­kan Sarıyer Aile Mahkemesi, gelen rapor uyarınca 19 Eylül 2005′te kararını vererek, evliliğin iptal edilmesine hükmetti. Ül­kemizde bu hastalık yeterince tanınmadığı için bu hastalığa ya­kalanmış yaşlı insanların bu ve benzeri şekilde kandırılmaya çalışıldığını sık olarak duymaktayız. Bu hastalıkla ilgili bu ör­nek vakayı bazı kimseleri koruyacağı düşüncesiyle burada yer veriyorum.

Birinci dereceden akraba, anne baba veya kardeşte alzheimer hastalığının varlığının, demans gelişme riskini üç kat artır­dığı tespit edilmiştir.
Ostrojen eksikliğinin ve menopozun, bu hastalığın meydana gelişindeki rolü tartışmalıdır. Bazı yayınlarda ostrojen eksikliği­nin beyindeki kan akımını, nöronların uyarılmasını, beyindeki glial hücrelerin gelişimini ve maddelerin salgılanmasını etkile­yebileceği tespitlerine yer verilmiştir.
Genel olarak yaşamın uzaması sonucu, bu hastalığın daha sık görüldüğü artık bilindiğine göre, burada önemli olan bu hastalığın başlangıcında insanların uyanık olması gerekmekte­dir. Menopoz çağında olandan çok onun çevresinin ve çocukla­rının uyanık olması ve belirtiler başladığında hemen hekime başvurması gerekir. Bu şekilde kişide hastalık ilerlemeden ne gibi önlemler alınabileceği kararlaştırılmalıdır.
Leia Mais

Fizyolojik Gelişim

Fizyolojik gelişim
Günümüzde kızlar, ergenlik çağına 150 veya 100 yıl öncesine oranla daha erken girmektedirler. Geçen yüzyılın başlarında kız çocukları ilk âdetlerini 17 yaşında görürken, günümüzde bu olay 13 yaşlarında başlamaktadır.
Çocukların ergenlik çağına daha erken girmelerinin çeşitli sebepleri vardır. Ge­lişmiş hayat şartlarının sağlıklı beslen­me, çeşitli hastalıkların tedavisinin mümkün olması vb.bunun üzerinde çok büyük etkisi vardır kuşkusuz.
Ergenliğin ilk belirtileri kız çocuklarında ortalama 11 yaş dolaylarında görü­lür. Ancak en erken 8, en geç 13 yaşla­rında başlaması da mümkündür.
Yağların belirli yerlere toplanmasıyla birlikte genç kızın vücudunda göğüsler teşekkül eder. Boy uzar, ses kalınjasrf’î vücudun çeşitli yerlerinde tüyler belirt meye başlar. Kalça kemiği arasındaki boşluk, iç kısımdaki üreme organlarının gelişimine yer bırakacak şekilde genişle­yerek karakteristik kadınsı şeklini alma­ya başlar. Bütün bu belirtiler ilk âdet kanamasının olmasından yaklaşık iki yü önce başlar.
Ergenlik çağındaki değişmeler olduk­ça hızlı gelişir ve çok etkileyicidir. Ço­cuklukta geçirileni ağır tempolu, düzenli gelişmelerin tersine bu dönemde gelişim birdenbire hızlanarak çocukta yeni özel­likler ortaya çıkar. Esasında çocuğun tam bir ergenliğe ulaşması yıllar alır. Gelişimin ne kadar süreceği kişiden kişi­ye değişir.
Bütün bu değişimler sırasında cild kalınlaşır. Ve hormonların etkisiyle cild gözenekleri genişler. Yağ bezlerinin faa­liyetlerinin artması sonucunda, cild da­ha yağlı bir hal alır. Bu da ergenlik sivil­celerine yol açar. Ter bezlerinin daha ak­tifleşmesi sonucunda da vücut kokusu kanamanın ne zaman başlayacağım tah­min etmek zor olur.
Leia Mais

Kızların Değişimlere Uğrama Sebebi

Bu değişimlerin sebebi
Değişiklikler bazı cinsiyet hormonları­nın faaliyete geçmesiyle ortaya çıkar. Bunu sağlayan iki ana hormon vardır: Östrojen ve androjen. Bu hormonların salgılanmaya başlaması, beynin ‘hipotalamus’ denen bölümünün kontrolü al­tında olur. Bu gelişimin başlayacağı dö­nem, soyaçekime bağlı olarak aldığımız genler tarafından belirlenir. Bu bakım­dan genler kurulmuş bir saate benzetiler bilir.
Ergenlik döneminde, kemik ve adale­lerin hızlı gelişiminde androjen hormon­larının önemli bir rolü olduğuna inanıl­maktadır. Bu hormonlar adrenal bezi ta­rafından üretilir.
Kız çocuğu ilk âdetini görür görmez hamile kalabilir, ama bu % 5-6 oranında, küçük bir ihtimaldir. Genç kızın vücudu belli bir âdet düzenine girdikten sonra yumurtalıklar, kanamadan yaklaşık 14 gün önce bir yumurta bırakır. Ancak ilk birkaç âdet süresince yumurtalıklar, yu­murta bırakamaz.
Ancak yumurtanın ne zaman olgunla­şacağını bilmek mümkün değildir. İlk başlarda kanamalar düzensiz gibidir. Ve her iki âdet arasında, 12 günden 3 ya da 4 aya kadar değişen aralıklar olabilir. Benzer olarak, âdet çok az kan gelmesiy­le tosa veya çok fazla kan gelmesi yü­zünden uzun bir süre devam edebilir. Âdet dönemlerinin belli bir düzene gir­mesi.yıllar alabilir ve o zamana kadar da,kanamanın ne zaman başlayacağım tah­min etmek zor olur.
Leia Mais

Kız Çocukları Neden Geç Gelişir

Geç gelişen çocuklar
Kızları, onların “normal” bulduğu yaşta âdet görmeye başlamamış olan ai­leler, çocuklarının gelişmesinin gecikti­ğini düşünerek hemen bir doktora baş­vururlar. Halbuki bir kızın, 16 yaşına gelinceye kadar âdet görmeye başlama­ması çok normal bir şeydir.
Geç geliştiği söylenen 16,5 yaşının al­tında bir kız için doktorun yapabileceği tek şey, onu âdet döneminin yakında başlayacağına inandırmak olacaktır. Doktor ayrıca, ailede geç âdet gören başka birinin olup olmadığını da sorabi­lir. Çünkü, âdet görme genlerimizin em­riyle başlar ve bu? yüzden şpyaçekim önemli bir etkendir.
Kız bu yaştan sonra da âdet görmeye başlamazsa, doktor bunu engelleyen herhangi bir sebep olup olmadığını araş­tırır. Ancak gecikme sebeplerini incele­meden önce, kızın genel sağlığını, bes­lenme düzenim ve zeka durumunu kont­rol edecektir. Ergenliği kontrol eden kromozomlarda ve bütün salgı bezlerin­de bir düzensizlik olup olmadığını da araştırır. Bu tip düzensizliklerin çoğu, uygun tedaviyle düzeltilir ve vücut nor­mal gelişimine devam eder.
Doktor gizli bir temel bozukluk olma­sı halinde ender olmak üzere hormon te­davisi uygulayabilir.
Bazı ender durumlarda vücut, cinsi­yet kromozomlarındaki anormallik yü­zünden hiçbir zaman tam ergenliğe eri­şemez. Bu durumda sürekli uygulana­cak bir hormon tedavisi cinsî özelliklerin gelişimini harekete geçirmesi ve bu “su­nî’ ergenlik döneminden sonra da de­vam etmesini sağlaması bakımından faydalı olabilir
Leia Mais

Genç Kızdaki İlk Değişiklikler

Hayat çok zor
Genç kız kendisindeki değişiklikleri ilk farkettiği günler hayat ona çok zor ve karmaşık gelir. Kafasında cevap bek­leyen yüzlerce soru işareti, iç dünya­sında çözüm bekleyen bir dolu problem vardır. Genç kız, bu değişiklikleri iste­mez, tedirgin olur. Eski görüntüsüne, eski benliğine kavuşmak için çırpınır, durur. Bebekleriyle oynadığı günleri ha­tırlamakta, tekrar o günlere dönmek is­temektedir. Oysa, bebekler artık kutula­rına kaldırılmıştır. O, istese de istemese de değişmektedir. Kafasında çok değişik fikirler belirmekte, istekler filizlen­mekte eskisinden çok farklı şeylerle ilgi­lenmektedir artık. Yürüyüşü, adım atışı bile değişmiştir. Hafif ama çeviktir adımları. Hareketleri uçmaya hazırla­nan bir kuşun hareketlerini andırır. Yü­zü ilk ergenlik döneminin uyumsuzlu­ğundun kurtulmuştur. Gözlerin ışıl ışıl parlaklık kazandığı yepyeni bir çeh­re belirmiştir. Krizalit aniden büyümüş *kelebek olmuştur. Artık ışıkta uçabil­mekte, ancak yine de kanatlarından ya­lanmaktadır. Aslında, o yakınmanın ar­dında bambaşka bir gerçek yatmakta­dır. Genç kızın asıl istediği, kanatlarının daha güzel daha güçlü olmasıdır.
îlk gençlik döneminde bazı genç kız­lar, büyükleri taklit etmeye çalışırlar. Daha ilgi çekici olabilmek ve kadın ol­duklarını ispat edebilmek arzusuyla aşı­rı makyaja yönelirler. Tabiî güzellikleri­ni tazeliklerini sunî ve sahte şeylerle bozduklarını, güzelliklerinin baharım makyajla gölgelediklerini ancak çok sonraları anlayabileceklerdir. Bu dö­nemde akıllı ve bilgili anne, kızını bu tür bir yanlışa düşmekten kurtarabilir. Ergenlik, genç kızın hayata ilk açıldı­ğı dönemdir. Yetişkinliğe doğru ilerler­ken değişen yalnızca dış görünüşü değil­dir. Aslında iç dünyasında çok daha büyük değişiklikler meydana gelmekte­dir. Yepyeni bir düşünce şekli, bambaş­ka duygular, yeni yeni arzular, umutlar genç kızın içinde bitmez tükenmez çatış­malara yolaçmaktadır. Onun için hayat bir problem haline gelmiştir. Çevresin-dekilerle olan ilişkilerinde karşılaştığı problemler, yeni keşfettiği şeylerden duyduğu şaşkınlık, kendisini anlama­yan insanlar arasında yaşamanın verdi­ği o tuhaf duygu, dinî ve ahlakî değer yargılarındaki değişiklikler, sınırsız bir özgürlük isteği, bu sınırsız özgürlük is­teğinin yanısıra kendisini çevresine, top­luma kabul ettirme, kişiliğini ispat etme arzusu, genç kızın iç dünyasında kopan fırtınaların belli başlı sebepleridir.
Günümüzde eğitim, daha ilkokuldan itibaren çocukta kendine saygı ve kişili­ğini geliştirmeyi amaç edinmiştir. Bu da, ergenlik döneminde ortaya çıkabile­cek krizin etkisini büyük ölçüde azalta­bilecek bir metoddur. Çocuğun, ilkokul­da işinin ehli, dirayetli ve akıllı bir öğ­retmen tarafından eğitilmesinin ergen­lik dönemini kazasız, belasız geçirmesin­de katkısı büyüktür. Ancak, böyle bir öğretmene sahip olma şansı bulamayan çocuklarda ve anne babanın da çocuğu yalnız bırakması halinde ergenlik krizi gerçekten çok ağır geçer. Yetişkinliğe ilk adımı atmakta olan genç kız, yeni kişiliğini kabullenmek ve bir anda ön plana çıkan problemlerim çözebilmek için zorlanır, büyük çaba harcar. Ve en çok da özgürlüğe ihtiyaç duyar.
Leia Mais

Genç Kızın Ergenlik Döneminde Çevresiyle İlişkileri

Ergenlik döneminde genç kızın çevresiyle ilişkileri
Ergenlik döneminde ve onu takibeden ilk gençlik yıllarında genç kıza, çevresin­de her an isteklerine karşı çıkan, hakkı olan şeyleri elde etmesine mâni olan bir şeyler varmış gibi gelir. Çevre derken genç kızın ailesini, evini, okuduğu oku­lu, çalıştığı iş yerini vb. kasdediyoruz. Bunlar arasında en önemlisi aile çevresi­dir. Ailenin, çocuğun gelişimi üzerindeki önemi tartışılmaz bir gerçektir. Her an­ne baba, çocuğunun en iyi şartlar altın­da yetişmesini ve günün birinde iyi bir insan olarak toplum hayatına başarıyla katılmasını arzu eder. Bunun için de elinden geleni yapmaya çalışır. Anne-babalar çocukları için genellikle hiçbir fedakarlıktan kaçınmazlar. Ne var ki, er­genlik döneminde çoğu genç kız ailesine karşı cephe alır, isyan eder. Sözgelimi, ergenlik dönemine kadar çocuklarının fi­zikî ve ruhî gelişimine sevgiyle katkıda bulunmuş, çocuklarıyla aralarında gü­ven, anlayış ve arkadaşlık bağları kur­maya çalışmış bir anne-baba düşünün. Böyle bir anne babanın kızı bile günün birinde aile çevresinden bunalarak, anla­şılmamaktan yakınabilir, bu çevreden çıkabilme, kurtulabilme hayalleri kura­bilir. Hatta kimi zaman ailesinden kop­manın yollarını bile arayabilir.
Leia Mais

İki Neslin Kopması

İki neslin kopması
Kendisine bu kadar büyük anlayış ve sevgi gösterilmesine rağmen genç kızı yine de ailesinden kopacak hale getiren sebep nedir? Aslında, olan yeni bir şey değildir. İnsan yaşamında dünya kurulalıberi süregelen bir olaydır bu: İki nes­lin kopması. Anne baba, hayat tecrübe­lerinden emindir. Genç kız ise, kendini değişen yaşama şartlarına kaptırmıştır. O, içinde bulunduğu dönemin hayat şartlarını ve ona bağlı değerleri kabul eder. Anne-babasının bağlı olduğu de­ğerler ise çok daha başkadır. İşte zevklerdeki, isteklerdeki bu farklılıklar zorlaştırmaktadır. Tecrübe­ler göstermiştir ki; çocukluğunda her fırsatta annesine sığınan çocuk, ergenlik döneminde, kendi iç dünyasındaki deği­şiklikleri hiç kimseye söylemek isteme­yen, çevresindekilerin anlayışsızlığın­dan acı çeken, bütün bunlardan dolayı da anne-babasının sevgi ve şefkatine bi­le yüz çeviren bir genç kız olup çıkabilir.
Az önce verdiğimiz örnek mükemmel bir anne-babayla, zeki ve hassas bir genç kızın durumunu ele alıyordu. Ne var ki, bu tür anne babaların yanısıra, çocuları üzerindeki otoritelerini ne pahasına olursa olsun sürdürmek isteyen, ya da kızlarını kaybetmemek uğruna onların her türlü kapris ve tuhaflıklarına boyun eğen anne-babalar da vardır. Bu durum­da dengeyi sağlamak oldukça zordur. Aile, varlığımızın en yakın sosyal çevre­sidir. Dengeli bir ruhsal gelişme ve sağ­lam bir kişilik için aile ortamı şarttır. • Soluk almamız için oksijene ne kadar ihtiyacımız varsa, ruhsal gelişmemiz için de aile ortamı o kadar gereklidir. Kendi kişiliğimizi, değerlerimizi ispat et­meye çalıştığımız ilk gençlik yıllarımız­da bu çevreyi tahammül edilmez bulsak bile, yine de ömrümüz boyunca kendi­mizi ailemize bağımlı hissederiz.
Gençler hayata ilk atıldıkları dönem­de, karşılarında anne-babalarınm yaşa­mış olduklarından çok farklı bir hayat şekli bulurlar. Anne-babalarınm gençli­ğinden kendi gençliklerine kadar geçen süre içerisinde zaman çok şeyi değiştir­miştir. Toplumun sosyal ve ahlakî de­ğerlerinde büyük farklılıklar meydana gelmiştir. Genç kız, günün hayat şartla­rına uymak, o günün değerleriyle yaşa­mak istemektedir. Anne-babası ise hâlâ kendi gençlik dönemlerinin şartlarını ge­çerli saymaktadır. Bu noktada da iki ne­sil arasında görüş ve değerlendirme farkları ortaya çıkmakta, bu da tabiî genç kızla anne-babası arasında çatış­malara sebep olmaktadır. Tecrübe, onu yaşayan için değerlidir. Gençler de ken­di hayat tecrübelerini yaşamalı, gerekir­se bu tecrübelerin getireceği acıları da yaşayarak kendi yollarım çizmelidirler. Bu, onların hakkıdır. Ne var ki, bu hak­larını elde etmeye çabalarken, anne ba­balarına karşı sevgiyi ön plana almayı unutmamalıdırlar. Zira sevgi ve güven, her zamaneler ortamda olumsuz tepkile­ri önleyebilecek iki büyük güçtür. : Ergenlik döneminde genç kızlar anne baba için bir kapalı kutudur.
Ergenlik döneminde gençler genel­likle, anne-babalanna açılmak istemezler. Zira onların, kendilerini hâlâ çocuk olarak gördüklerine inanırlar. Oysa genç kız anne-babasına açılabilse, onlar­dan büyük anlayış görecektir. Aslında, anne-babaların ergenlik döneminde ço­cuklarında meydana gelen ve gelmekte olan değişiklikleri dikkate almayıp, on­ları genç kız veya delikanlı oldukları hal­de hâlâ çocuk saydıkları da genellikle doğrudur. Bu yüzden de genç kızdaki inatçı suskunluk, ani patlamalar, aşırı alınganlıklar anne-babaya küçük şıma­rıklıklar gibi görünür. Oysa, sevgi ve gü­vene dayalı bir samimiyet; açık yürekli­lik anne-babanın gerçeği görmesini, so­rumlulukların şuuruna varmasını sağla­yacaktır. Dolayısıyla da artık olgunlaş­maya başlayan genç kızlarıyla konuşur­ken kelimeleri daha dikkatli seçecekler, davranışlarına daha bir özen gösterecek­lerdir.
Bazen de bunun tam tersi olur. Yani anne-baba kızdan uzaklaşır. Bunun da sebebi çoğunlukla hayat şartlarıdır. Kız­ları genç kızlık dönemine geldiğinde anne-babası hayat yarışında oldukça uzun bir yol katetmiştir. Uzun yıllar di­kenli yollarda yürümüş, bir dolu acı ve hayâl kırıldığı yaşamışlardır. Kızları büyüyüp genç kızlığın eşiğine geldiği halde, onların dertleri hâlâ bitmemiştir. Kafalarını kurcalayan bir sürü mesele vardır. Sözün kısası yorgun, bitkindir­ler.
Hayatının baharındaki genç kız, daha yolun başında olmanın verdiği enerji ve heyecanla doludur. Anne-babasmm yor­gunluğunu görmekte ve onca yorgun­luktan sonra kendisine yardımcı olama­yacaklarına inanmaktadır. Oysa yanıl­maktadır. Zira genç kızın, anne-babasına güvendiğini hissettirmesi on­lara yepyeni bir güç verecektir. Genç kı­zın inatçılığım yenmesinde bu yeni gü­cün büyük katkısı olacaktır. Hem böyle­likle genç kız aşın gururundan, kendi iç huzursuzluklarıyla ailesini rahatsız et­mekten de korkmayacaktır. Ve dahası, hayatları boyunca birçok zorluğu yen­mek zorunda kalmış o yorgun insanlara, kendi filizlenmesinin, yeşermesinin sonsuz neşesini, enerjisini vermediği için pişmanlık da duymayacaktır.
Daha önce de söylediğimiz gibi aile, varoluşumuzun vazgeçilmez bir parçası­dır. Ancak bunun yamsıra, irili ufaklı birçok acının da kaynağıdır. Her ailede zaman zaman ufak tefek huzursuzlukla­rın olması, bireyler arasında sürtüşmele­rin çıkması tabiîdir. Bu tür olaylar genel olarak sıcak bir ortamda yaşamış olsak bile, çocukluğumuzu buruklaştıran olay­lardır. Ergenlik ve onun hemen ardın­dan gelen gençlik dönemiyle birlikte, bu acı hatıralar, olaylar da su yüzüne çık­maya başlar. Genç kızın karakterini et­kileyerek o zamana kadar gizli kalmış kusurlarım belirginleştirir. Bu durum genç kızın kompleks (aşağılık duygusu) geliştirmesine yolaçabilir.
Leia Mais

Eski Türk Kadınlarında Güzellik


Güzellik
Eski Türk kaynakları kadınların gü­zelliğinden geniş olarak söz açmıyorlar. “Görklülük” Türklerde kadının yalnızca güzelliğini değil; soyluluğu, fazileti Tanrı yoluna ermiş ahlâkı ile ululuğu­nun da, bir tanıtmasıdır. Dede Korkut’ta “Ulu oğluna, görklü gelin getürdi” denirken, oğlanın ululuğu ve gelinin de görklülüğü söyleniyordu: “Kimse bil­mez nicesin, görklü Tanrı”; “Tanrı dos­tu, dm serveri Muh’ammed görklü!” Gö­rülüyor ki “görklülük” aynı zamanda Allah ve Muhammed’in de vasfıydı. “Âla gözlü görklü haklım, (yani helali­mi, karımı) yüklü (hamile) kodum” der­ken, karısı da görklüdür. “Aydar arı, günden görklü kız kardeşin Bam Çiçek”; “Ev yanında dikilse, gerdek görklü”; “Ağ südün doya emzürse ana görklü”; “Sevgili kardaş görklü”; “Dizin basıp oturanda, halal (zevce) görklü”; “Alp yi­ğitler, beg yiğitler görklüsü”; “Gözün kakuban gönül alanın, görklüsü olur…” Görülüyor ki Dede Korkut’ta güzellik “bir ruh ve mana güzelliğidir.” Elbette ki yüz de ruhun aynasıdır. Görklüler, Al­lah, Muhammed, anne, zevce, evliliğin sembolü gerdek, kardeş ve kız kardeşler­dir. Türkler elin güzeline, dilberine görk­lü demiyorlardı.
“Güzel” veya güzel sözü, biraz daha geç zamanlarda görülür. Dede Korkut’­ta güzel sözü 14 yerde geçer. Bunun an­cak üç tanesi, kız ve kadınlarla ilgilidir. 6 tanesi “göksü güzel kaba dağlar” sözü içinde geçer ve tabiatla ilgilidir. “Güzel­ler serveri sarı donlu Selcen Hatun” ile “Güzeller şahı Banı Çiçek” ise yalnızca kendi kanlan için söylenmiştir. “Ne yer­de güzel kopdrysa çeküb aldı” denirken de, yine kendilerine eş olarak alınanlar­dan söz açıyorlardı. “Gafillice.güzel ba­şın”, “güzel yurdum” sözleri de ruh ve mana ile ilgili olan güzelliklerdir.


“Gözler” ile boy ve boyun, kız ve ka­dınların, hatta erkeklerin başlıca güzel­lik sembolleridir. “Kara kıyma gözleri kan yaş doldu”; “Ala kıyma görklü gö­zün açgıl, yiğit”. Bu sözlerde de ruh ve mana âlemi daha baskın gibi görünüyordu. “Gökçek” sözüyle de, yalnızca kızla­rın güzelliğim tanıtmak istiyorlardı. Ni­tekim Dede Korkut’ta “Gözü gökçek kızların, gelinlerin canını çok almışım” deniyordu. Diğer iki yerde ise “Kuşun ala kanım, kumaşın ansım, kızın gökçe­ğini” söylemek yoluyla güzel kızlar için yalnızca “gökçek” sözü ile yetiniliyordu. “Cici bici” yani kızların güzellik ve süslülüğünü anlatmak için bugün bile söylediğimiz bu deyim Dede Korkut’ta “bir cici bici Türkmen kızı alasın” sö­zünde geçiyordu. “Çönge” ise fersiz, zayıf, nuru kalmamış gözler için söyleni­yordu. Yoksa çönge göz bazılarının sandıkları gibi çekik, mongoloid bir göz de­ğildir. Gözlerin çukurlaşmasından dola­yı, içinde belki bu mana da vardır. Dede Korkut’ta oğlan yaralanıp, ölüm haline girince “kara kıyma gözlerin çöngelmeseydi” deniyordu. Deli Dumrul da Az­rail’e “gökçugezi (yani gözleri) çönge ko­ca” diyordu. Bu söz artık burada çukur bir göz demektir. Azrail de Deli DumruTa “mere delü kavat, gözüm çönge idügin ne beğenmezsin” diyordu. Bu da Oğuz­ların gözlerinin çönge, yani çukur olma­dığım gösteriyordu. Zaten Deli Dumrul “gözçügezi çönge” demekle, Azrail’in gözlerinin küçük olduğunu söylemek is­tiyordu.
Boyu uzun Burla !Hatun’un boyu ile Oğuz’un “kaz boyunlu” kızları, Dede Korkut’un güzellik ölçülerinden biridir. Burla Hatun’un çevresindeki “kırk ince belli kız” da Oğuz ilinin güzelleri arasın­dadır. Gelin ile “gelincik” arasında da bir mana ayrılığı vardır. Gelincik, güzel gelin demektir. Biz de “gelin gelincik” derken bu sözden başka bir mana anla­rız. Kırgız Türkleri de bunun karşılığı olarak “kelinçek” sözünü kullanırlar­dı.
Minyatürler ile Uygur fresklerindeki güzellik anlayışı ve ideali ise, o günün resim sanatı ve modalarına göre değişir. Türkler Çin’e yakın iken Çinli kadınlara benzemek isterlerdi. Şimdi ise kadınları­mız Batıklara yermiyor ve onlara ben­zemek istiyorlar. “Kızların bezendikleri çağ” düğün ve bayramlar ile sabahlandı» Nitekim Dede Korkut’ta büyük ve kalabalık Oğuz’un yani “Kalın Oğuz’un geli­ni kızı bezenen çağda” demekle, bu çağ­lan anıyordu. Türk kültür ve edebiyatı­nın en büyük eseri olan Dede Korkut’un kitabı içinde böylece gezindikten sonra sözü yine onunla bitirelim. Kadını güzel yapan yüzü ve dişiliği değil; soyluluk ve erdemidir. “Övünmek ile avrat er olmaz, yorgan içinde!”

Leia Mais

Genç Kızlar İçin Arkadaşlık İlişkileri

Okullar, bürolar, fabrikalar, mağaza­lar, iş yerleri, tiyatro sahneleri, televiz­yon stüdyoları vb. içinde birçok insamn yaşadığı sosyal topluluklardır. Buralar­da insan çeşitli kişilerle tanışır, dostluk­lar kurar. Bu dostluklar özellikle gençlik yıllarında kurulanlar uzun yıllar devam eder.
Ancak, bir genç kız için arkadaşlık iki yanı keskin kılıç gibidir. İnsan iyi dost­lukların yanısıra kendisine zarar veren arkadaşlıklar da kurabilir. Sonradan hayal kırıklığına uğramamak için bir arkadaşa bağlanmadan önce. onu iyice tanımak gerekir. Herkesten çok kendini düşünen, bencil, insanları kullanmaktan hoşlanan, yalan söyleyen, kendini oldu­ğundan farklı gösteren, her şeyi ve her­kesi sahip olduğu maddî imkanla, paray­la ölçmeyi âdet edinmiş kişilerle dostluk kurmaktan kaçınmakta fayda vardır. Böyle bir hataya düşünce de kısa sürede bunu düzeltme yoluna gitmeli, bu kişiy­le olan arkadaşlığa son vermeli veya iliş­kiyi yüzeyde bırakmalıdır.
Arkadaş, dost, gençlik döneminde bir ihtiyaç, yetişkinlikte ise bir destektir. Bu yüzden insan, arkadaş seçerken çok titiz davranmalı, kurduğu arkadaşlıkla­rı sürdürmek için de elinden gelen çaba­yı göstermelidir.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, iş çev­resi birçok dostlukların kurulduğu aile çevresinden farklı bir ortamdır. Çalışan genç kız iş çevresinde birçok arkadaş edinir. Karşı cinse ilk sempatiler de ge­nellikle iş çevresinde doğar. Bu ilk sem­patiler, ergenlik döneminde belirgin bir şekilde kendini gösteren sevgi ihtiyacı­nın, dile getirilişidir. Bu yüzden bu dö­nemdeki duygular bir ilkbahar büyüsü gibidir. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen tazeliklerinden hiçbir şey kay­betmeden hep hasretle anılırlar.
Bu ilk duygu kıpırtıları aynı zamanda genç kızın kendi kendisini kontrol etme olgunluğuna erişmesi yolunda edindiği ilk tecrübelerdir.
Leia Mais

Genç Kızlar Boş zamanlarını Nasıl Değerlendirir.?

Boş zamanları değerlendirme
Şimdiye kadar hep işten ve okuldan söz ettik. Ancak, insan hayatının tamamı okul ve işten ibaret değildir. Dinlenme saatleri de vardır. Günlük çalışma saatlerinden ar­ta kalan zamanlar, hafta sonu tatilleri, yıl­lık izinler, resmî tatiller, insanın eğlenme ve dinlenmeye, kısacası kendine ayırdığı zamanlardır. Herkes boş zamanlarını mümkün olduğu kadar iyi değerlendirmeye çalışır. Günümüzde geçmiş nesillerin bil­mediği pek çok dinlenme ve eğlence aracı icad edilmiştir. En azından hemen her evde bir radyo, teyp, televizyon vardır. Ekono­mik durumu pek iyi olmayan biri bile arada bir sinemaya gidebilmektedir. Sonra, gaze­te, radyo, televizyon yayınları bizleri bütün dünyadaki olaylardan haberdar ederek in­sanları birbirine daha çok yaklaştırmış, adeta dünyayı küçültmüştür. Bu, gençlerin gelişimlerini olumlu yönde etkileyebilecek, önemli bir faktördür. Ancak, şunu belirte­lim ki, gençler seyredecekleri programları kendileri seçmelidirler. Saatlerce televiz­yon karşısında oturmak, hem gözlere za­rarlıdır, hem de hareket ve temiz hataya özellikle ihtiyacı olan gençlerin bedeninde tahribat yapabilir. TV’nin kişiyi pasifleş-tirdiği de unutulmamalıdır.
Televizyon ilk çıktığı dönemde karşısında çok hevesli bir izleyici kitlesi bulmuştu. Genç, ihtiyar hemen herkes zaman bulur bulmaz ekran karşısına geçer hale gelmiş, sinema ve tiyatro, kitap, ikinci plana atıl­mıştı. Gençler televizyon seyredebilmek için derslerinden seve seve fedakarlık edi­yorlardı. Özellikle müzik programlan genç­leri yığınlar halinde ekran başına toplu­yordu. Gençlerin yeni müzik türlerine olan hayranlıkları, kompozitörleri ve genç mü­zisyenleri daha başarılı eserler ortaya koy­maya şevketti. Dolayasıyla da plak şirket­lerine hafif müzik plaklanyla şans kapıları­nı açtı. Günümüzde televizyon eski önemi­ni kaybetmiş durumdadır. Ancak yine de boş zamanlarımızda hepimizin aradığı veya bulunmaması halinde eksildiğini his­settiği bir dost olmaya devam etmektedir. Günümüzde televizyon programları arasın­da dünyamızı yakından tanımamızı sağla­yan belgesel filmler büyük ilgi görüyor.
Televizyonun yanısıra radyo da iyi bir eğlence, öğrenme ve dinlenme aracıdır: Ders çalışırken, ev işleri ile uğraşırken ya­hut herhangi bir iş yaparken bize arkadaş­lık eden sadık bir dosttur. Aniden düğme­sini çevirip başka bir programa geçtiğimiz­de, hatta tamamen kapattığımızda bile hiç alınmıyor. Üstelik hafif bir müziğin sinirle­ri dinlendirdiği ve verimliliği artırdığı da bir gerçektir. Ancak, uzmanlar kafa ile ilgi­li işlerde hafif bir müziğin bile zararlı oldu­ğunu, bunun ceremesini ileride sinir siste­minin çekeceğini ileri sürüyorlar. Bu yüz­den gençlere ders çalışırken müzik dinle­memelerini öğütlüyorlar.
Günümüzün bir başka eğlence aracı da bilindiği gibi sinema. İçinde bulundu­ğumuz dönemde sinema, bir zamanların vazgeçilmez eğlence aracı olan romanla­rın yerini almış durumda. Günümüzde, eğlendirici olmasının yanısıra öğretici, sanat değeri olan pek çok film çevril­mektedir.Bunları seyretmek gerekir. Zi­ra bunlar kültürümüzün vazgeçilmez bir durum.
kendimizi tamamen bizim olan bir dünyaya atmanın en iyi yolla­rından biri de şüphesiz özel merakları-mızdır. Bu ikinci meşgale kimi zaman gerçek bir mesleğin başlangıcı da olabi­lir. Basit bir günlükten şiir denemeleri­ne, resim çalışmalarından heykeltıraşlı­ğa, pul, kelebek, para koleksiyonculuğu­na kadar çeşit çeşit meraklar vardır. Ba­zılarının merakları son derece geniş kap­samlıdır. Bazıları ise, küçük bir koleksi­yonla, ucuz ama antika şeyleri biriktir­mekle yetinebilir. Çoğu zaman, hoşlan­madığı dahası yapmak istemediği şeyle­ri yapmak zorunda kaldığı bir dünyada böyle bir meşgale (hobi) genç kıza kendi­ni bulabilme imkanı verir. Eğer yetenekliyse ve biraz da şansı yardım ederse, önünde yepyeni ufuklar açılabilir.
Leia Mais

Genç Kızlar Tatil Arkadaşlarını Nasıl Seçmeli

Tatil arkadaşlıkları uzun ömürlü değildir
Tatiller herkesin bildiği o küçük büyü­lü zaman dilimleridir. Genç kız, bir yaz tatilinde hayatının dönüm noktası olabi­lecek birine rastladığını sanıp yanılabi­lir. Gerçekten kaderine yön verebilecek biriyle de karşılaşabilir. Ne var ki, bu çok ender rastlanabilen bir olaydır.
Bir deniz kıyısında ya da dağ eteğinde 15-20 gün içerisinde doğan sempatiler genellikle doğdukları yerde melankolik bir “elveda”yla son bulurlar. Aslında böyle olması iyidir de. Zira tatilde, genç­ler hatta yalnızca gençler değil hemen herkes, farkında olmadan kendilerini ol­duklarından daha başka gösterirler. Bir başka deyişle, yalnızca iyi yönleriyle görünürler. Tatilde tanıdığınız biriyle şehirde tekrar karşılaşırsanız onun de­ğişmiş olduğunu görürsünüz. Ancak bu demek değildir ki, tatildeyken insanlar bilerek kendilerini olduklarından farklı gösteriyorlar. Sadece, tatil ortamı, insa­nı daha sevimli, daha keyifli, esprili, tahammüllü, daha bir hoşgörülü, eğlence­li, konuşkan olmaya iter. Her şeyden ön­ce insan tatilde kafasını kurcalayan en­dişelerden arınmış olur.
Bu yüzden tatiller küçük bir dinlenme olarak görülmelidir. Tatilde karşılaş­tığımız insanlar, gerçekten de hoş, neşe­li, konuşkan insanlar da olabilirler. An­cak, ne olursa olsun, asıl çevrelerinin dı­şında yaşamakta olan kişilerdir. 15-20 günlük sürenin her anını içice yaşamış ol­sak bile onların gerçek karakterlerini hiçbir zaman anlayamayız. Tatil sırasın­da enerji dolu, konuşkan, türlü eğlence­ler düzenleyen, arkadaşlarını her an tek­nesinde misafir etmeye hazır, iyilik dolu bir bey, şehirde gayet ciddî, işine bağlı, titiz, telaşlı bir yöneticiye dönüşebilir. Bunun gibi, esprilerle dolu, konuşkan bir genç de, şehirde büyük idealleri ol­mayan, orta halli bir memur olarak kar­şınıza çıkabilir.
Bu yüzdende geleceğimizin temelleri­ni böylesine istisnaî, her şeyin olduğun­dan çok başka göründüğü bir ortamda atmak büyük tehlike olur.
Leia Mais

Genç Kızlarda İdeal Evlilik Yaşı

İdeal evlilik yaşı
Ve işte aradan yıllar geçti. Öğrenimi­ne devam eden genç kız, kendi eğilimleri ve yetenekleri doğrultusunda bir tercih yaparak üniversite öğrenimine başladı. Çalışan genç kız ise, bu süre içerisinde meslek hayatında uzun bir yol katetti. Ekonomik durumunu düzeltti. Hatta mesleğinde bir aşama yaptı, biraz yük­seldi bile.
20 yaşın eşiğine geldiği bu devrede, ilk gençlik sempatileri arkadaşlıkları genellik­le bütün büyüsünü kaybetmiş olur. Genç kız artık daha ciddi bir bağın arayışı içeri­sindedir. Ne var ki, bu dönemde aceleci davranmak, ileride hiç de hoş olmayan so­nuçlar yaratabilir. Günümüzde henüz hazır olmadıkları halde çok genç yaşta evlilik yü­künü omuzlayan, “iki gönül bir olunca sa­manlık seyran olur” diye düşünerek çok genç yaşta evlenen çiftler vardır. Oysa tec­rübeler çok genç yaşta yapılan evliliklerin yürümesinin güç olduğunu göstermekte­dir. Zira, 16—17 yaşındaki bir genç kız ile 18-20 yaşındaki bir delikanlının kişiliği he­nüz oluşum halindedir. Kişilikleri daha tam olarak gelişip oturmamıştır. Bir süre sonra, karşılarında evlendikleri kişiden çok farklı birini bulabilirler, tşte o zaman, evli­liğin içinde boğulduğu huzursuzluklar de­nizi kabarmaya başlar.
İdeal evliliK yaşı kaçtır? Evlilik için ideal yaş tesbit edilemez. Bu, kişinin karakteri­ne, içinde yaşadığı çevreye bağlı bir olay­dır. Ancak yine de bir yaş tayin etmek ge­rekirse, ideal evlilik yaşı kadında 22-25, er­kekte 28-32 yaşları arasındadır denilebilir.
Çalışan kadın evlenmeye karar verdiği zaman, buna bağlı olarak bir takım önemli kararlar da almak zorundadır. Sözgelimi, evlendikten sonra işine devam edip etmeyeceği, çalıştığı takdirde çocukların bakı­mının ne şekilde yapılacağı gibi problemler daha yolun başında iken düşünülmesi gere­ken konulardır.
Büyük fabrikalarda çalışan işçiler için problemin çözümü genellikle kolaydır. Zira büyük fabrikaların kendi bünyelerinde açıl­mış kreşleri, çocuk yuvalan vardır. Sonra öğle yemekleri de genellikle fabrika tarafın­dan karşılanır. Yani çiftin hayatı genelde rayına oturmuş, nisbeten kolaylaştırılmış­tır.
Oysa memur, öğretmen, avukat, doktor vb. gibi meslek sahibi bir kadın için karar vermek zordur. îş hayatına devam edip et­meme, çocukların bakımı gibi problemlerin yanısıra, evliliğe hazır olup olmama konu­su da ayrı bir problem teşkil eder. Kadın o ana kadar çevresindeki kişilerle yakın iliş­kiler kurmuş, edebiyat,sanat, politikayla yakından ilgilenmiştir. Arkadaşları kendi­siyle bu tür konularda, entellektüel bir çerçeve içinde konuşmaya hazırdırlar. Evlen­dikten sonra, ise iyi bir ev kadını, bir eş, bir anne olarak geleneksel görevlerini yerine getirebilmek için çevresinden kopacak, bi­raz da olsa arkadaşlarından uzaklaşacak­tır.
Bütün bu sebeplerden dolayı kadın, evlenmeye karar vermeden önce kafa­sındaki soru işaretlerinin cevabını bul­malı, fikirleri, amaçları, hayattan bekle­dikleri konusunda kesin bir karar verme­lidir.
Seçtiğimiz ya da seçmek üzere olduğu­muz erkekle güvenilir, sağlam bir yuva kurup kuramayacağımızı nasıl anlayabi­liriz?
Modern psikoloji uzmanları aşk konu­sunda derin araştırmalar yapmışlar ve her gencin bilmesi gereken pek çok ger­çeği ortaya çıkarmışlardır. Kesin seçi­mini yapmak zorunda olan genç kızlara bu araştırmaların ışığında uzmanlar şu tavsiyelerde bulunuyorlar:
Büyük aşka inanmayın. Bütün benli­ğinizi saran, uykularınızı kaçıran size “Ya o, ya hiç kimse!” dedirten güçlü duygulara güvenmeyin. Bu tür durum­lar insanda tabiî olmayan, istisnaî bir ruh hali yaratır. İnsanın içini alev gibi sarar. Ne var ki, her alev gibi sönmeye mahkumdur. Üstelik, arkasında elde tu­tulur kalıcı ne bıraktığı da ancak bittik­ten sonra anlaşılabilir.
Psikologlar bunları “aşk çılgınlığı, çıl­gınca aşık olmak” diye nitelendiriyor­lar. Ve bir doktorun kızamığı tarif ede­bildiği gibi bütün ayrıntılarıyla tarif edebiliyorlar. Dünyadaki her şeyin sev­diğiniz erkekle güzel olduğunu düşünü­yorsanız, ondan uzak olmak size cehen­nem azabı geliyorsa, her an içinizde ona yazmak, telefon etmek için büyük bir is­tek duyuyorsanız, onu deli gibi kıskanı­yorsanız, aşık olduğunuzu sanmayın. Siz sadece çılgınca, körkütük hayransı­nız ona.
Sevdiğiniz erkek de, size sayfalar do­lusu mektup yazıyorsa; mektuplar her geçen gün biraz daha sıklaşıyorsa, mek­tuplarında sürekli kendisinden, çocuklu­ğundan, gençliğinden bahsediyorsa; çev­resinde olan bitenleri anlatırken olayla­ra hüzünlü bir hava veriyorsa, telefonda sizden uzak olmaktan duyduğu üzüntü­yü anlatmakla bitiremiyorsa; sanki sağ­lığınızı tehdit eden büyük bir tehlike varmışcasına sürekli sağlığınızı soru­yorsa; sizinle çocuklaşıp, gelecek üzeri­ne pembe hayaller kuruyorsa;emin olun o da sizinle birlikte şu hayranlık hum­masına tutulmuş demektir.
Böyle anlarda kendi kendinize; bunun bir hastalık olduğunu, her şeyi açık se­çik görebilmek için beklemek gerektiği­ni telkin edin. Ve bekleyin!
Elbette bununla aşkı kimsenin bulma­yı başaramadığını, hatta aşk diye bir şey olmadığım söylemek istemiyoruz. Ancak körükörüne bir bağlılığın kısa ömürlü olduğunu anlatmak istiyoruz. Ve karşı cinsten iki genç arasındaki ba­ğın karşılıklı saygı, güven, sadakat, sa­mimiyet, sevgi hislerinden oluşması gerektiğine inanıyoruz. Genç kızlar eş ola­rak kendinize sizi çılgına çevirecek, aklı­nızı başınızdan alacak birini değil olgun; kişilik sahibi,ne istediğini bilen kendinden emin olduğundan farklı göstermeye çalışma­yan bir erkeği seçmeye çalışın.
Leia Mais

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Kadın Olmanın Şartları

Kadın olma gereği
Bir evliliğin başarısı, mutluluğu er­kekten çok kadının davranışlarına bağlı­dır. Erkek, evlilik hayatına genellikle kolay uyum sağlar. Zira, erkek evlilikte huzur arar. Vasat erkek tipi, evlendik­ten sonra daha çok mesleğinde, işinde ilerlemek, yükselmek ister.
Kadının daha geniş bir hayal gücü vardır. Eleştirici duyguları da çok geliş­miştir. Hayatın tek düzeliğim daha çok hisseder. Sadece ev kadını olan, dışarıda bir işi, mesleği olmayan kadının hayatı daha bir tek düzedir. Ev kadınlığı kadı­nın önünde öyle geniş ufuklar açmaz. Erkeğin bir mesleği vardır. Mesleğinde başarılı olmak, bir yere gelmek için çaba harcar. Bu da hayatını renklendirir. Ev kadını ise böyle bir imkândan yoksun­dur. Bu durumda eşinin işini kıskanma­sı da tabii sayılabilir. Zira, eşi kendisi­nin yapamadığım yapabilmektedir. Meslek sahibi kadın, bu noktada avan­tajlıdır. Mesleğinde tatmin olma imkânı olduğundan kocasından pek fazla şey beklemez. Daha az eleştirici olur. Koca­sını daha iyi anlar, daha bir sorumluluk duygusuyla davranır.
Şimdi de çalışan kadın üzerinde dura­lım. Ancak, önce kendi isteğiyle çalışan­la, ekonomik sebeplerden dolayı çalış­mak zorunda olan kadınlar arasında bir ayırım yapalım. Zira, kadın istemeye­rek, sırf aile bütçesine katkıda bulun­mak için çalışıyorsa, işi kendisi için bir avantaj bir doyum vesilesi olmaktan çı­kabilir.
Çoğu zaman, evlenmeden önce, ailesi­nin bütçesine katkıda bulunmak için ça­lışan kadın, evlendikten sonra da çalış­maya devam eder. Genellikle problem daha işin başında çözümlenmiş olmv Ka­dının da katkıda bulunması halinde aile bütçesinin genişleyeceği, ekonomik du­rumun düzeleceği ortadadır. Ancak, ka­dın işini sevmiyorsa, daha fazla gelirin kendisine getireceği avantajları bir ke­nara iterek ev kadını olmayı tercih ede çektir.
Çalışan kadınların çoğu ekonomik bir biçimde Heyecanlandırma duygusundan öğüs gerebilme kabiliyeti, hep bu” şimdiyi düşünme belki de erkeğin bütünleşmesindeki en büyük etkendir. Bir ailede eşlerin her ikisi de çalışıyorsa, günlük hayatın gereklerim de birlikte yerine getirmeleri gerekir. Bu durum­dan ötürü, ne erkek kendisini küçük gör­meli, ne de kadın görevlerimi tam olarak yerine getiremiyorum diye üzülmelidir. Bir de, varolmaktan, yaşama sevin­cinden doğan, mutluluğun getirdiği olumlu alışkanlıklar vardır. Bu olumlu ll kadın yaratır. Anne­lik içgüdüsüyle kadın farkında olmadan etrafında sıcak ve güvenli bir atmosfer yaratır.
Arada meslekî rekabetler .yoksa çalı­şan kadının kocasının isme jiüşmanlık duyması, başarısını kıskanması çok zor­dur. Aksine, çalışan kadın eşinin, işinde karşılaşabileceği zorluklan, işinin gerek­lerini daha iyi anlar. Ancak, bu durum­da, eşler için bir tehlike gizli olabilir. Bir noktadan sonra eşler birbirlerini kan ko­cadan ziyade arkadaş olarak görebilir­ler. “Biz” yerine birbirleriyle iyi anlaşan iki ayrı “ben” yaratabilirler. Bazüan bunda bir kötülük olmadığını, çiftlerin için çalıştıklarım söylerler. Bu noktadan yola fikiMigiTiHn, eşler arasında bir re­kb dlk dğbili Ak bi
ekonomik bflkimriftp özgür olma isteği­nin gfol» de olsa bir düşmanlık hissine sebep olabileceğine inanmıyoruz. An­cak, karı-koca bir büro, bir fabrika, bir acente ya da herhangi bir iş yerini birlik­te yönettikleri takdirde, aralarında gizli bir rekabet doğabilir. Bu durumda, en doğru yol, eşler arasında iş bölümü yap­maktır. Ya da daha işin başında ikisin­den birine daha fazla yetki verilmelidir.
Bugün, ideal kadın konusunda, uz­manlar arasında bile büyük fikir ayrılık­ları vardır. Günümüz İcabım, geçmiş çağların, hatta geçen yüzyılın kadınından bile çok farkhdır. Bu yüzden kadını geçmiş çağlardaki haliyle değil, bugünkü haliyle ele almak gerekir.
Kadın psikolojisi üzerine yapılan de­rin araştırmalar çok önemli bir gerçeği ortaya çıkarmıştır! Kadın, içinde bulun­duğu an için yaşamaktadır. Bu davranı­şın kökeninde de annelik duygusu yeral-maktadır. Anne için en önemli şey o andaki hayatıdır. Kadına zarar verebilecek her şeyi reddeder Gelecekte faydalı olabilecek şeyleri bile o anda onu üzecek diye istemez. Söz­gelimi, birçok anne, çocuğuna aşı, iğne yaptırırken adeta zorlanır. Erkek ise, ge­lecek için yaşamaktadır. Baba, çocuğu­nun o nndffi” halinden çok, geleceği için endişelenir. Bu yüzden de hastalıklarına annesi kadar çok önem yermez. Çocuk ancak, muhakeme edebilmeye, birtakım şeyleri kavramaya başladığı zaman onunla ilgilenmeye başlar. Çünkü ancak o zaman çocuğunu yarının büyüğü ola­rak görebilir. Kadının ani olaylara kararlı bir biçimde Heyecanlanma duygusundan göğüs gerebilme kabiliyeti vardır. Bir ailede eşlerin her ikisi de çalışıyorsa, günlük hayatın gereklerim de birlikte yerine getirmeleri gerekir. Bu durum­dan ötürü, ne erkek kendisini küçük gör­meli, ne de kadın görevlerimi tam olarak yerine getiremiyorum diye üzülmelidir. Bir de, varolmaktan, yaşama sevin­cinden doğan, mutluluğun getirdiği olumlu alışkanlıklar vardır. Bu olumluluğu kadın yaratır. Bugünü olumlu «hakanlıklar yaratamaz. Anne­lik içgüdüsüyle kadın farkında olmadan etrafında sıcak ve güvenli bir atmosfer yaratır.
Arada meslekî rekabetler .yoksa çalı­şan kadının kocasının isme jiüşmanlık duyması, başarısını kıskanması çok zor­dur. Aksine, çalışan kadın eşinin, işinde karşılaşabileceği zorluklan, işinin gerek­lerini daha iyi anlar. Ancak, bu durum­da, eşler için bir tehlike gizli olabilir. Bir noktadan sonra eşler birbirlerini kan ko­cadan ziyade arkadaş olarak görebilir­ler. “Biz” yerine birbirleriyle iyi anlaşan iki ayrı “ben” yaratabilirler.
Arkadaşlık ilişkisinin kalıcı olması pek en­der rastlanan bir durumdur. Evlilikte eşlerin yalnızca arkadaş olması yeterli değildir. Evlilikte erkek ve kadın birbir­lerini tamamlamalıdırlar. Ancak sadece arkadaşlık ilişkisiyle evlilikte gerekli bir bütünleşme sağlanamaz. Eşler, farkında bile olmadan susarlar. Bu da yüzeysel bir anlaşma gnriintirpti sağlar. Arkadaş ilişkisi ağır basar çiftler genellikle iki ayn hayat yaşarlar. Birbirlerinden ayrı çevrelere girerler, ayn arkadaşlar edinir­ler, öyle bir an gelir ki, birbirlerinden çok uzaklaşmış, adeta yabana gibi his­sederler.
Anne babanın birbirleriyle sadece iki arkadaş gibi olmasını çocuklar kayıtsız­lıkla karşılayacaklardır.
Evinde, rahat, huzurlu bir ortam yara­tamayan kadın, elinde bunu yapacak im­kânları varsa, eksik bir kadındır. Tam kadın olmak, evi ayna gibi pırıl pırıl yap­mak demek değildir. Aksine, her şeyin fazla düzenli olması da bir yerde huzur­suzluk rahatsızlık yaratabilir. Kadın, et­rafına huzur ve güven vermelidir. Koca­sı ve çocukları eve gelmiş olmaktan dolayı mutluluk duymalıdır. Bu bir yerde geleceğin temelidir. Zira, çocukluklarını rahat, güvenli ortamlarda geçiren insan­lar hayatın zorlukları karşısında müca­dele edecek gücü bulurlar. Ancak, kadın evin içinde rahat ve huzurlu bir ortam yaratırken kendi ihtiyaçlarım da unut­mamalıdır. Evde huzur, birtakım feda­kârlıklarla sağlanmamalıdır. Bizi yapar­ken “ben” tamamen yok olmamalı, bo­yunduruk altına girmemelidir. Çoğu za­man, kadın, aile bütçesine katkıda bu­lunmak düşüncesiyle bir takım fedakâr­lıklar yapar. Kendi ihtiyaçlarını ihmal eder. Birkaç yıl sonra evliliği boyunca bir köle hayatı yaşadığım düşünmeye başlar. Bunun sorumlusu olarak da kocasını görür, sa, bu durumunun tek sorumlusu kendi­sidir. Psikologlar bu konuyla ilgili ola­rak hayli ilgi çekici gözlemlerde bulun­muşlardır. Söz gelimi, kadınların kendi­lerini tamamen ev işlerine vermelerinin, kocalarına karşı besledikleri düşmanlık veya rekabet hissinden kaynaklandığım iddia etmektedirler. Sonunda kadın, bu hale gelmesinin bütün sorumluluğunu kocasına yükleyerek öfkesini haklı çı­karmaya çalışmaktadır. Gerçekten de, yıllarca her şeye boyun eğip, her türlü sıkıntıya katlanıp, bir gün yaptığı feda­karlıkları kocasının yüzüne vuran kadın hiç de az değildir. Her ev kadının bir meşgalesi, sevdiği, zevkle yaptığı bir faaliyeti olmalıdır. Boş zamanlarında kitap okuyabilir, mü­zik dinleyebilir, resim, seramik yapıp, fotoğraf çekebilir. Ya da sanat tarihi, çi­çek bakımı, örgü, nakış gibi konularla il­gilenebilir.
Ev kadının kocasının başarısına ihti­yacı vardır. Üçüncü şahısların yanında kocasının meziyetlerini övse bile, yalnız­ken, işinde girişimlerde bulunmamakla, işverenlerine veya müşterilerine kendisi­ni yeterince kanıtlayamamakla, işinde ilerleyememek vb. suçlar. Kadının bu şe­kilde davranması normaldir. Karısının bu şekilde davranması, erkek için sıkıcı olsa bile, olumlu bir davranıştır. Zira, onu başardı olmaya teşvik eder. Ancak kimi zaman, kadın daha başka sebeplerin de etkisiyle, yaşadığı hayat­tan memnun olmadığı için de böyle dav­ranabilir.
Kendi hayal kırıklıklarının sorumlusu olarak kocasını görmekte ve onun haya­tını zorlaştırmak istemektedir.
Ancak kadının tek düze kötü bir hayat yaşamasının sorumlusu her zaman er­kek değildir. Kendine uğraşlar edinme­yen, kişiliğini korumayı bilmeyen, tek görevinin evini düzenli tutmak olduğu­nu düşünen bir kadın kendisine imkân tanımadığı için kocasını suçlamakta haksızdır.
Günümüzde, kanunî olarak kadın erkek eşitliği sağlanmıştır. Kadın ve erkek ka­nunlar önünde aynı haklara sahiptir. Ka­dın da erkeğin yararlandığı eğitim im­kânlarından yararlanabilmekte, erkekle aynı kültürü alabilmektedir.
Her alanda kendisini göstermesi, ba­şarılı olabilmesi için, hemen de hiçbir ka­nunî engelyoktur .Ne var ki,uygulamada yerleşmiş inançlar, gelenek ve görenek­ler azalarak da olsa etkilerini sürdür­mektedir.
Leia Mais

Gençlik ve Moda



Gençler yetişkinlerden farklı olmak, ailelerinin yaptıkla­rını değil de onlardan daha farklı, daha önce görülmemiş şeyler yapmak isterler. Bu şekilde varlıklarını, yeni bir insan olduklarını ispat etmek isterler.
Aslında bu bir nevi yenilikçiliktir. Daha önce görülme­miş, akla gelmemiş bir şey ilk defa ortaya çıkmış olmalıdır. Böylece gençler arasında bazı şeyler moda olur.
Moda bazen giyim kuşam, ayakkabı, takı gibi çeşitli eşya­larda yenilikler, bir nevi farklılıklardan oluşmaktadır. Genç­ler büyüklerinden farklı, orijinal veya daha çok da yaş gru­buna özgü olacak şekilde giyinmek isterler.


Bazen de tavır­larda, kullanılan deyimlerde ortaya çıkar. Mesela tuhaf bir Türkçeyle konuşmak gibi…Gençlerdeki bu farklı olma isteği, gençlerle aile arasında pek çok sorun yaşanmasına neden olabilir.
Bu bazı ailelerde, “Kısa giymek, makyaj yapmak”dır; bazı ailelerde ise “saçını pembeye boyama, kulağına, dudağına, gö­beğine pearsing taktırmak, dövme yaptırmak gibi” şeylerdir.
Hatta genç için aileye zıt düşmek kural gibidir. Mesela ai­le gelenekçi ise, açık giyim ile ters düşülür; aile modern ise, garip kılıklarla ters düşülür; ama illa ki ters düşülür.

Gencin bu davranışının iki nedeni vardır; biri kimliğini, özgürlüğünü ispatlamak; diğeri, arkadaş grubuna ait olmak Bu dönemde gençler, yaşıtlarının getirdikleri yenilikleri veya farklılıkları onlar için çıkarılmış kanunlar gibi algılar­lar. Bir genç diğer gençlerin giydiklerini giymez, yaptıkları­nı yapmazsa dünya yıkılacak diye düşünür.
Ailenin yasaklamaları ve eleştirileri ile arkadaşları tara­fından hor görülme riski arasında bocalar, acı duyarlar. Bu dönemde ailelerin yasakları, “ya arkadaşların ya biz” şeklin­de bir tercih zorlaması gibi algılanır. Çoğu zaman da hangi taraf seçilirse seçilsin acı duyulur.
Aslında ergen anne babasının sağladığı güvence dolu pe­şin sevgiyi de kaybetmek istememektedir, ama bir yandan da yeni çevre edinmek, yeni tecrübelere yelken açmak da iste­mektedir.
Bu dönemin sağlıklı geçirilmesi için, çocuğun sosyalleştiği çevrenin sizin onaylayacağınıza çok zıt özellikte olmama­sı iyi olur. Bununla birlikte çocuğunuzu bilinçlendirmek ve izlemek şartıyla bazı olayları gözlemesine izin verilebilir. Böylece genç, bir çevredeki olumsuzlukları kendi tenkit ye­teneği ile reddetme deneyimi yaşayabilir…Bu dönemin bir özelliği de gençlerin hayal güçlerinin ge­nişliği ve zenginliğine bağlı olarak gerçekçilikten uzak oluşu­dur. Gençler bu dönemde çok hayal kurarlar ve kurdukları hayalleri gerçek gibi düşünürler. Gerçek olayları hayal güç­leriyle süsleyip abartmaları da çok görülür. Olumlu şeyler hayal ettikleri gibi olumsuz şeyler de hayal edebilirler; ade­ta hayal âleminde yaşarlar.
Bu nedenle artistleri, futbolcuları ve ses sanatçılarını ken­dilerine idol seçerler. İdol, bir nevi put demektir, yani ulaşılması güç, insanüstü, çok yüce, tapınma gibi duygularla bağ­lanılan…Gençler de kendilerine sunulan starlara âşık olurlar ve onlar gibi olmak için uğraşırlar. Onlar gibi davranmaya, konuşmaya, giyinmeye ve hatta saçını onlar gibi kestirme­ye başlarlar. Posterlerini odalarının duvarlarına asar, kon­serlerini ve televizyonda çıkan programlarını kaçırmamaya çalışırlar.
Yaşanan bu tarz sorunların bazıları zamanla kendiliğin­den geçebilir, bazıları ise daha ciddi boyutlara taşınabilir. Mesela genç, “ikimizde mavi gözlüyüz” yada “ikimizin de adı …harfiyle başlıyor” gibi bir nedenle kendisini bir kişiyle aşırı Özdeşleştiriyor, ona laf söyletmiyor, kendi hayatını ya­şamayı bırakmış, onun başarılarıyla avunuyorsa; bu şizofre­niye kadar gidebilen ciddi bir psikolojik vakanın habercisi olabilir.
Böyle durumlarda ergenlik dönemindeki çocuğunuzu bir psikologa gitmeye ikna etmek çok güç olabilir. Onu zorlamaksa hiçbir sonuç vermeyecektir. Ama aile gençten önce bir psikologa gidip danışmanlık alırsa doğru davranış biçi­minin nasıl olması gerektiğini öğrenir. Öneriler ebeveynler tarafından doğru ve tutarlı bir şekilde uygulandığında, herhangi bir psikologa gitmesine gerek kalmadan sorun­ların çözümü sağlanabilir.
Çoğu zaman kişinin kendine güveni arttıkça, kendi inan­cını, amacını, idealini, yolunu seçip çalıştıkça bu aşırılıklar azalır. Çocuklara starlar yerine faydalı “örnek insanlar” tanı­tıp benimsetmek de iyi bir yoldur.
Leia Mais

Free Automatic Backlink
Photo blog blogs
Bedava Hit Siteler