Sayfalar

18 Temmuz 2010 Pazar

İki Neslin Kopması

İki neslin kopması
Kendisine bu kadar büyük anlayış ve sevgi gösterilmesine rağmen genç kızı yine de ailesinden kopacak hale getiren sebep nedir? Aslında, olan yeni bir şey değildir. İnsan yaşamında dünya kurulalıberi süregelen bir olaydır bu: İki nes­lin kopması. Anne baba, hayat tecrübe­lerinden emindir. Genç kız ise, kendini değişen yaşama şartlarına kaptırmıştır. O, içinde bulunduğu dönemin hayat şartlarını ve ona bağlı değerleri kabul eder. Anne-babasının bağlı olduğu de­ğerler ise çok daha başkadır. İşte zevklerdeki, isteklerdeki bu farklılıklar zorlaştırmaktadır. Tecrübe­ler göstermiştir ki; çocukluğunda her fırsatta annesine sığınan çocuk, ergenlik döneminde, kendi iç dünyasındaki deği­şiklikleri hiç kimseye söylemek isteme­yen, çevresindekilerin anlayışsızlığın­dan acı çeken, bütün bunlardan dolayı da anne-babasının sevgi ve şefkatine bi­le yüz çeviren bir genç kız olup çıkabilir.
Az önce verdiğimiz örnek mükemmel bir anne-babayla, zeki ve hassas bir genç kızın durumunu ele alıyordu. Ne var ki, bu tür anne babaların yanısıra, çocuları üzerindeki otoritelerini ne pahasına olursa olsun sürdürmek isteyen, ya da kızlarını kaybetmemek uğruna onların her türlü kapris ve tuhaflıklarına boyun eğen anne-babalar da vardır. Bu durum­da dengeyi sağlamak oldukça zordur. Aile, varlığımızın en yakın sosyal çevre­sidir. Dengeli bir ruhsal gelişme ve sağ­lam bir kişilik için aile ortamı şarttır. • Soluk almamız için oksijene ne kadar ihtiyacımız varsa, ruhsal gelişmemiz için de aile ortamı o kadar gereklidir. Kendi kişiliğimizi, değerlerimizi ispat et­meye çalıştığımız ilk gençlik yıllarımız­da bu çevreyi tahammül edilmez bulsak bile, yine de ömrümüz boyunca kendi­mizi ailemize bağımlı hissederiz.
Gençler hayata ilk atıldıkları dönem­de, karşılarında anne-babalarınm yaşa­mış olduklarından çok farklı bir hayat şekli bulurlar. Anne-babalarınm gençli­ğinden kendi gençliklerine kadar geçen süre içerisinde zaman çok şeyi değiştir­miştir. Toplumun sosyal ve ahlakî de­ğerlerinde büyük farklılıklar meydana gelmiştir. Genç kız, günün hayat şartla­rına uymak, o günün değerleriyle yaşa­mak istemektedir. Anne-babası ise hâlâ kendi gençlik dönemlerinin şartlarını ge­çerli saymaktadır. Bu noktada da iki ne­sil arasında görüş ve değerlendirme farkları ortaya çıkmakta, bu da tabiî genç kızla anne-babası arasında çatış­malara sebep olmaktadır. Tecrübe, onu yaşayan için değerlidir. Gençler de ken­di hayat tecrübelerini yaşamalı, gerekir­se bu tecrübelerin getireceği acıları da yaşayarak kendi yollarım çizmelidirler. Bu, onların hakkıdır. Ne var ki, bu hak­larını elde etmeye çabalarken, anne ba­balarına karşı sevgiyi ön plana almayı unutmamalıdırlar. Zira sevgi ve güven, her zamaneler ortamda olumsuz tepkile­ri önleyebilecek iki büyük güçtür. : Ergenlik döneminde genç kızlar anne baba için bir kapalı kutudur.
Ergenlik döneminde gençler genel­likle, anne-babalanna açılmak istemezler. Zira onların, kendilerini hâlâ çocuk olarak gördüklerine inanırlar. Oysa genç kız anne-babasına açılabilse, onlar­dan büyük anlayış görecektir. Aslında, anne-babaların ergenlik döneminde ço­cuklarında meydana gelen ve gelmekte olan değişiklikleri dikkate almayıp, on­ları genç kız veya delikanlı oldukları hal­de hâlâ çocuk saydıkları da genellikle doğrudur. Bu yüzden de genç kızdaki inatçı suskunluk, ani patlamalar, aşırı alınganlıklar anne-babaya küçük şıma­rıklıklar gibi görünür. Oysa, sevgi ve gü­vene dayalı bir samimiyet; açık yürekli­lik anne-babanın gerçeği görmesini, so­rumlulukların şuuruna varmasını sağla­yacaktır. Dolayısıyla da artık olgunlaş­maya başlayan genç kızlarıyla konuşur­ken kelimeleri daha dikkatli seçecekler, davranışlarına daha bir özen gösterecek­lerdir.
Bazen de bunun tam tersi olur. Yani anne-baba kızdan uzaklaşır. Bunun da sebebi çoğunlukla hayat şartlarıdır. Kız­ları genç kızlık dönemine geldiğinde anne-babası hayat yarışında oldukça uzun bir yol katetmiştir. Uzun yıllar di­kenli yollarda yürümüş, bir dolu acı ve hayâl kırıldığı yaşamışlardır. Kızları büyüyüp genç kızlığın eşiğine geldiği halde, onların dertleri hâlâ bitmemiştir. Kafalarını kurcalayan bir sürü mesele vardır. Sözün kısası yorgun, bitkindir­ler.
Hayatının baharındaki genç kız, daha yolun başında olmanın verdiği enerji ve heyecanla doludur. Anne-babasmm yor­gunluğunu görmekte ve onca yorgun­luktan sonra kendisine yardımcı olama­yacaklarına inanmaktadır. Oysa yanıl­maktadır. Zira genç kızın, anne-babasına güvendiğini hissettirmesi on­lara yepyeni bir güç verecektir. Genç kı­zın inatçılığım yenmesinde bu yeni gü­cün büyük katkısı olacaktır. Hem böyle­likle genç kız aşın gururundan, kendi iç huzursuzluklarıyla ailesini rahatsız et­mekten de korkmayacaktır. Ve dahası, hayatları boyunca birçok zorluğu yen­mek zorunda kalmış o yorgun insanlara, kendi filizlenmesinin, yeşermesinin sonsuz neşesini, enerjisini vermediği için pişmanlık da duymayacaktır.
Daha önce de söylediğimiz gibi aile, varoluşumuzun vazgeçilmez bir parçası­dır. Ancak bunun yamsıra, irili ufaklı birçok acının da kaynağıdır. Her ailede zaman zaman ufak tefek huzursuzlukla­rın olması, bireyler arasında sürtüşmele­rin çıkması tabiîdir. Bu tür olaylar genel olarak sıcak bir ortamda yaşamış olsak bile, çocukluğumuzu buruklaştıran olay­lardır. Ergenlik ve onun hemen ardın­dan gelen gençlik dönemiyle birlikte, bu acı hatıralar, olaylar da su yüzüne çık­maya başlar. Genç kızın karakterini et­kileyerek o zamana kadar gizli kalmış kusurlarım belirginleştirir. Bu durum genç kızın kompleks (aşağılık duygusu) geliştirmesine yolaçabilir.
Leia Mais

Eski Türk Kadınlarında Güzellik


Güzellik
Eski Türk kaynakları kadınların gü­zelliğinden geniş olarak söz açmıyorlar. “Görklülük” Türklerde kadının yalnızca güzelliğini değil; soyluluğu, fazileti Tanrı yoluna ermiş ahlâkı ile ululuğu­nun da, bir tanıtmasıdır. Dede Korkut’ta “Ulu oğluna, görklü gelin getürdi” denirken, oğlanın ululuğu ve gelinin de görklülüğü söyleniyordu: “Kimse bil­mez nicesin, görklü Tanrı”; “Tanrı dos­tu, dm serveri Muh’ammed görklü!” Gö­rülüyor ki “görklülük” aynı zamanda Allah ve Muhammed’in de vasfıydı. “Âla gözlü görklü haklım, (yani helali­mi, karımı) yüklü (hamile) kodum” der­ken, karısı da görklüdür. “Aydar arı, günden görklü kız kardeşin Bam Çiçek”; “Ev yanında dikilse, gerdek görklü”; “Ağ südün doya emzürse ana görklü”; “Sevgili kardaş görklü”; “Dizin basıp oturanda, halal (zevce) görklü”; “Alp yi­ğitler, beg yiğitler görklüsü”; “Gözün kakuban gönül alanın, görklüsü olur…” Görülüyor ki Dede Korkut’ta güzellik “bir ruh ve mana güzelliğidir.” Elbette ki yüz de ruhun aynasıdır. Görklüler, Al­lah, Muhammed, anne, zevce, evliliğin sembolü gerdek, kardeş ve kız kardeşler­dir. Türkler elin güzeline, dilberine görk­lü demiyorlardı.
“Güzel” veya güzel sözü, biraz daha geç zamanlarda görülür. Dede Korkut’­ta güzel sözü 14 yerde geçer. Bunun an­cak üç tanesi, kız ve kadınlarla ilgilidir. 6 tanesi “göksü güzel kaba dağlar” sözü içinde geçer ve tabiatla ilgilidir. “Güzel­ler serveri sarı donlu Selcen Hatun” ile “Güzeller şahı Banı Çiçek” ise yalnızca kendi kanlan için söylenmiştir. “Ne yer­de güzel kopdrysa çeküb aldı” denirken de, yine kendilerine eş olarak alınanlar­dan söz açıyorlardı. “Gafillice.güzel ba­şın”, “güzel yurdum” sözleri de ruh ve mana ile ilgili olan güzelliklerdir.


“Gözler” ile boy ve boyun, kız ve ka­dınların, hatta erkeklerin başlıca güzel­lik sembolleridir. “Kara kıyma gözleri kan yaş doldu”; “Ala kıyma görklü gö­zün açgıl, yiğit”. Bu sözlerde de ruh ve mana âlemi daha baskın gibi görünüyordu. “Gökçek” sözüyle de, yalnızca kızla­rın güzelliğim tanıtmak istiyorlardı. Ni­tekim Dede Korkut’ta “Gözü gökçek kızların, gelinlerin canını çok almışım” deniyordu. Diğer iki yerde ise “Kuşun ala kanım, kumaşın ansım, kızın gökçe­ğini” söylemek yoluyla güzel kızlar için yalnızca “gökçek” sözü ile yetiniliyordu. “Cici bici” yani kızların güzellik ve süslülüğünü anlatmak için bugün bile söylediğimiz bu deyim Dede Korkut’ta “bir cici bici Türkmen kızı alasın” sö­zünde geçiyordu. “Çönge” ise fersiz, zayıf, nuru kalmamış gözler için söyleni­yordu. Yoksa çönge göz bazılarının sandıkları gibi çekik, mongoloid bir göz de­ğildir. Gözlerin çukurlaşmasından dola­yı, içinde belki bu mana da vardır. Dede Korkut’ta oğlan yaralanıp, ölüm haline girince “kara kıyma gözlerin çöngelmeseydi” deniyordu. Deli Dumrul da Az­rail’e “gökçugezi (yani gözleri) çönge ko­ca” diyordu. Bu söz artık burada çukur bir göz demektir. Azrail de Deli DumruTa “mere delü kavat, gözüm çönge idügin ne beğenmezsin” diyordu. Bu da Oğuz­ların gözlerinin çönge, yani çukur olma­dığım gösteriyordu. Zaten Deli Dumrul “gözçügezi çönge” demekle, Azrail’in gözlerinin küçük olduğunu söylemek is­tiyordu.
Boyu uzun Burla !Hatun’un boyu ile Oğuz’un “kaz boyunlu” kızları, Dede Korkut’un güzellik ölçülerinden biridir. Burla Hatun’un çevresindeki “kırk ince belli kız” da Oğuz ilinin güzelleri arasın­dadır. Gelin ile “gelincik” arasında da bir mana ayrılığı vardır. Gelincik, güzel gelin demektir. Biz de “gelin gelincik” derken bu sözden başka bir mana anla­rız. Kırgız Türkleri de bunun karşılığı olarak “kelinçek” sözünü kullanırlar­dı.
Minyatürler ile Uygur fresklerindeki güzellik anlayışı ve ideali ise, o günün resim sanatı ve modalarına göre değişir. Türkler Çin’e yakın iken Çinli kadınlara benzemek isterlerdi. Şimdi ise kadınları­mız Batıklara yermiyor ve onlara ben­zemek istiyorlar. “Kızların bezendikleri çağ” düğün ve bayramlar ile sabahlandı» Nitekim Dede Korkut’ta büyük ve kalabalık Oğuz’un yani “Kalın Oğuz’un geli­ni kızı bezenen çağda” demekle, bu çağ­lan anıyordu. Türk kültür ve edebiyatı­nın en büyük eseri olan Dede Korkut’un kitabı içinde böylece gezindikten sonra sözü yine onunla bitirelim. Kadını güzel yapan yüzü ve dişiliği değil; soyluluk ve erdemidir. “Övünmek ile avrat er olmaz, yorgan içinde!”

Leia Mais

Genç Kızlar İçin Arkadaşlık İlişkileri

Okullar, bürolar, fabrikalar, mağaza­lar, iş yerleri, tiyatro sahneleri, televiz­yon stüdyoları vb. içinde birçok insamn yaşadığı sosyal topluluklardır. Buralar­da insan çeşitli kişilerle tanışır, dostluk­lar kurar. Bu dostluklar özellikle gençlik yıllarında kurulanlar uzun yıllar devam eder.
Ancak, bir genç kız için arkadaşlık iki yanı keskin kılıç gibidir. İnsan iyi dost­lukların yanısıra kendisine zarar veren arkadaşlıklar da kurabilir. Sonradan hayal kırıklığına uğramamak için bir arkadaşa bağlanmadan önce. onu iyice tanımak gerekir. Herkesten çok kendini düşünen, bencil, insanları kullanmaktan hoşlanan, yalan söyleyen, kendini oldu­ğundan farklı gösteren, her şeyi ve her­kesi sahip olduğu maddî imkanla, paray­la ölçmeyi âdet edinmiş kişilerle dostluk kurmaktan kaçınmakta fayda vardır. Böyle bir hataya düşünce de kısa sürede bunu düzeltme yoluna gitmeli, bu kişiy­le olan arkadaşlığa son vermeli veya iliş­kiyi yüzeyde bırakmalıdır.
Arkadaş, dost, gençlik döneminde bir ihtiyaç, yetişkinlikte ise bir destektir. Bu yüzden insan, arkadaş seçerken çok titiz davranmalı, kurduğu arkadaşlıkla­rı sürdürmek için de elinden gelen çaba­yı göstermelidir.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, iş çev­resi birçok dostlukların kurulduğu aile çevresinden farklı bir ortamdır. Çalışan genç kız iş çevresinde birçok arkadaş edinir. Karşı cinse ilk sempatiler de ge­nellikle iş çevresinde doğar. Bu ilk sem­patiler, ergenlik döneminde belirgin bir şekilde kendini gösteren sevgi ihtiyacı­nın, dile getirilişidir. Bu yüzden bu dö­nemdeki duygular bir ilkbahar büyüsü gibidir. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen tazeliklerinden hiçbir şey kay­betmeden hep hasretle anılırlar.
Bu ilk duygu kıpırtıları aynı zamanda genç kızın kendi kendisini kontrol etme olgunluğuna erişmesi yolunda edindiği ilk tecrübelerdir.
Leia Mais

Genç Kızlar Boş zamanlarını Nasıl Değerlendirir.?

Boş zamanları değerlendirme
Şimdiye kadar hep işten ve okuldan söz ettik. Ancak, insan hayatının tamamı okul ve işten ibaret değildir. Dinlenme saatleri de vardır. Günlük çalışma saatlerinden ar­ta kalan zamanlar, hafta sonu tatilleri, yıl­lık izinler, resmî tatiller, insanın eğlenme ve dinlenmeye, kısacası kendine ayırdığı zamanlardır. Herkes boş zamanlarını mümkün olduğu kadar iyi değerlendirmeye çalışır. Günümüzde geçmiş nesillerin bil­mediği pek çok dinlenme ve eğlence aracı icad edilmiştir. En azından hemen her evde bir radyo, teyp, televizyon vardır. Ekono­mik durumu pek iyi olmayan biri bile arada bir sinemaya gidebilmektedir. Sonra, gaze­te, radyo, televizyon yayınları bizleri bütün dünyadaki olaylardan haberdar ederek in­sanları birbirine daha çok yaklaştırmış, adeta dünyayı küçültmüştür. Bu, gençlerin gelişimlerini olumlu yönde etkileyebilecek, önemli bir faktördür. Ancak, şunu belirte­lim ki, gençler seyredecekleri programları kendileri seçmelidirler. Saatlerce televiz­yon karşısında oturmak, hem gözlere za­rarlıdır, hem de hareket ve temiz hataya özellikle ihtiyacı olan gençlerin bedeninde tahribat yapabilir. TV’nin kişiyi pasifleş-tirdiği de unutulmamalıdır.
Televizyon ilk çıktığı dönemde karşısında çok hevesli bir izleyici kitlesi bulmuştu. Genç, ihtiyar hemen herkes zaman bulur bulmaz ekran karşısına geçer hale gelmiş, sinema ve tiyatro, kitap, ikinci plana atıl­mıştı. Gençler televizyon seyredebilmek için derslerinden seve seve fedakarlık edi­yorlardı. Özellikle müzik programlan genç­leri yığınlar halinde ekran başına toplu­yordu. Gençlerin yeni müzik türlerine olan hayranlıkları, kompozitörleri ve genç mü­zisyenleri daha başarılı eserler ortaya koy­maya şevketti. Dolayasıyla da plak şirket­lerine hafif müzik plaklanyla şans kapıları­nı açtı. Günümüzde televizyon eski önemi­ni kaybetmiş durumdadır. Ancak yine de boş zamanlarımızda hepimizin aradığı veya bulunmaması halinde eksildiğini his­settiği bir dost olmaya devam etmektedir. Günümüzde televizyon programları arasın­da dünyamızı yakından tanımamızı sağla­yan belgesel filmler büyük ilgi görüyor.
Televizyonun yanısıra radyo da iyi bir eğlence, öğrenme ve dinlenme aracıdır: Ders çalışırken, ev işleri ile uğraşırken ya­hut herhangi bir iş yaparken bize arkadaş­lık eden sadık bir dosttur. Aniden düğme­sini çevirip başka bir programa geçtiğimiz­de, hatta tamamen kapattığımızda bile hiç alınmıyor. Üstelik hafif bir müziğin sinirle­ri dinlendirdiği ve verimliliği artırdığı da bir gerçektir. Ancak, uzmanlar kafa ile ilgi­li işlerde hafif bir müziğin bile zararlı oldu­ğunu, bunun ceremesini ileride sinir siste­minin çekeceğini ileri sürüyorlar. Bu yüz­den gençlere ders çalışırken müzik dinle­memelerini öğütlüyorlar.
Günümüzün bir başka eğlence aracı da bilindiği gibi sinema. İçinde bulundu­ğumuz dönemde sinema, bir zamanların vazgeçilmez eğlence aracı olan romanla­rın yerini almış durumda. Günümüzde, eğlendirici olmasının yanısıra öğretici, sanat değeri olan pek çok film çevril­mektedir.Bunları seyretmek gerekir. Zi­ra bunlar kültürümüzün vazgeçilmez bir durum.
kendimizi tamamen bizim olan bir dünyaya atmanın en iyi yolla­rından biri de şüphesiz özel merakları-mızdır. Bu ikinci meşgale kimi zaman gerçek bir mesleğin başlangıcı da olabi­lir. Basit bir günlükten şiir denemeleri­ne, resim çalışmalarından heykeltıraşlı­ğa, pul, kelebek, para koleksiyonculuğu­na kadar çeşit çeşit meraklar vardır. Ba­zılarının merakları son derece geniş kap­samlıdır. Bazıları ise, küçük bir koleksi­yonla, ucuz ama antika şeyleri biriktir­mekle yetinebilir. Çoğu zaman, hoşlan­madığı dahası yapmak istemediği şeyle­ri yapmak zorunda kaldığı bir dünyada böyle bir meşgale (hobi) genç kıza kendi­ni bulabilme imkanı verir. Eğer yetenekliyse ve biraz da şansı yardım ederse, önünde yepyeni ufuklar açılabilir.
Leia Mais

Genç Kızlar Tatil Arkadaşlarını Nasıl Seçmeli

Tatil arkadaşlıkları uzun ömürlü değildir
Tatiller herkesin bildiği o küçük büyü­lü zaman dilimleridir. Genç kız, bir yaz tatilinde hayatının dönüm noktası olabi­lecek birine rastladığını sanıp yanılabi­lir. Gerçekten kaderine yön verebilecek biriyle de karşılaşabilir. Ne var ki, bu çok ender rastlanabilen bir olaydır.
Bir deniz kıyısında ya da dağ eteğinde 15-20 gün içerisinde doğan sempatiler genellikle doğdukları yerde melankolik bir “elveda”yla son bulurlar. Aslında böyle olması iyidir de. Zira tatilde, genç­ler hatta yalnızca gençler değil hemen herkes, farkında olmadan kendilerini ol­duklarından daha başka gösterirler. Bir başka deyişle, yalnızca iyi yönleriyle görünürler. Tatilde tanıdığınız biriyle şehirde tekrar karşılaşırsanız onun de­ğişmiş olduğunu görürsünüz. Ancak bu demek değildir ki, tatildeyken insanlar bilerek kendilerini olduklarından farklı gösteriyorlar. Sadece, tatil ortamı, insa­nı daha sevimli, daha keyifli, esprili, tahammüllü, daha bir hoşgörülü, eğlence­li, konuşkan olmaya iter. Her şeyden ön­ce insan tatilde kafasını kurcalayan en­dişelerden arınmış olur.
Bu yüzden tatiller küçük bir dinlenme olarak görülmelidir. Tatilde karşılaş­tığımız insanlar, gerçekten de hoş, neşe­li, konuşkan insanlar da olabilirler. An­cak, ne olursa olsun, asıl çevrelerinin dı­şında yaşamakta olan kişilerdir. 15-20 günlük sürenin her anını içice yaşamış ol­sak bile onların gerçek karakterlerini hiçbir zaman anlayamayız. Tatil sırasın­da enerji dolu, konuşkan, türlü eğlence­ler düzenleyen, arkadaşlarını her an tek­nesinde misafir etmeye hazır, iyilik dolu bir bey, şehirde gayet ciddî, işine bağlı, titiz, telaşlı bir yöneticiye dönüşebilir. Bunun gibi, esprilerle dolu, konuşkan bir genç de, şehirde büyük idealleri ol­mayan, orta halli bir memur olarak kar­şınıza çıkabilir.
Bu yüzdende geleceğimizin temelleri­ni böylesine istisnaî, her şeyin olduğun­dan çok başka göründüğü bir ortamda atmak büyük tehlike olur.
Leia Mais

Genç Kızlarda İdeal Evlilik Yaşı

İdeal evlilik yaşı
Ve işte aradan yıllar geçti. Öğrenimi­ne devam eden genç kız, kendi eğilimleri ve yetenekleri doğrultusunda bir tercih yaparak üniversite öğrenimine başladı. Çalışan genç kız ise, bu süre içerisinde meslek hayatında uzun bir yol katetti. Ekonomik durumunu düzeltti. Hatta mesleğinde bir aşama yaptı, biraz yük­seldi bile.
20 yaşın eşiğine geldiği bu devrede, ilk gençlik sempatileri arkadaşlıkları genellik­le bütün büyüsünü kaybetmiş olur. Genç kız artık daha ciddi bir bağın arayışı içeri­sindedir. Ne var ki, bu dönemde aceleci davranmak, ileride hiç de hoş olmayan so­nuçlar yaratabilir. Günümüzde henüz hazır olmadıkları halde çok genç yaşta evlilik yü­künü omuzlayan, “iki gönül bir olunca sa­manlık seyran olur” diye düşünerek çok genç yaşta evlenen çiftler vardır. Oysa tec­rübeler çok genç yaşta yapılan evliliklerin yürümesinin güç olduğunu göstermekte­dir. Zira, 16—17 yaşındaki bir genç kız ile 18-20 yaşındaki bir delikanlının kişiliği he­nüz oluşum halindedir. Kişilikleri daha tam olarak gelişip oturmamıştır. Bir süre sonra, karşılarında evlendikleri kişiden çok farklı birini bulabilirler, tşte o zaman, evli­liğin içinde boğulduğu huzursuzluklar de­nizi kabarmaya başlar.
İdeal evliliK yaşı kaçtır? Evlilik için ideal yaş tesbit edilemez. Bu, kişinin karakteri­ne, içinde yaşadığı çevreye bağlı bir olay­dır. Ancak yine de bir yaş tayin etmek ge­rekirse, ideal evlilik yaşı kadında 22-25, er­kekte 28-32 yaşları arasındadır denilebilir.
Çalışan kadın evlenmeye karar verdiği zaman, buna bağlı olarak bir takım önemli kararlar da almak zorundadır. Sözgelimi, evlendikten sonra işine devam edip etmeyeceği, çalıştığı takdirde çocukların bakı­mının ne şekilde yapılacağı gibi problemler daha yolun başında iken düşünülmesi gere­ken konulardır.
Büyük fabrikalarda çalışan işçiler için problemin çözümü genellikle kolaydır. Zira büyük fabrikaların kendi bünyelerinde açıl­mış kreşleri, çocuk yuvalan vardır. Sonra öğle yemekleri de genellikle fabrika tarafın­dan karşılanır. Yani çiftin hayatı genelde rayına oturmuş, nisbeten kolaylaştırılmış­tır.
Oysa memur, öğretmen, avukat, doktor vb. gibi meslek sahibi bir kadın için karar vermek zordur. îş hayatına devam edip et­meme, çocukların bakımı gibi problemlerin yanısıra, evliliğe hazır olup olmama konu­su da ayrı bir problem teşkil eder. Kadın o ana kadar çevresindeki kişilerle yakın iliş­kiler kurmuş, edebiyat,sanat, politikayla yakından ilgilenmiştir. Arkadaşları kendi­siyle bu tür konularda, entellektüel bir çerçeve içinde konuşmaya hazırdırlar. Evlen­dikten sonra, ise iyi bir ev kadını, bir eş, bir anne olarak geleneksel görevlerini yerine getirebilmek için çevresinden kopacak, bi­raz da olsa arkadaşlarından uzaklaşacak­tır.
Bütün bu sebeplerden dolayı kadın, evlenmeye karar vermeden önce kafa­sındaki soru işaretlerinin cevabını bul­malı, fikirleri, amaçları, hayattan bekle­dikleri konusunda kesin bir karar verme­lidir.
Seçtiğimiz ya da seçmek üzere olduğu­muz erkekle güvenilir, sağlam bir yuva kurup kuramayacağımızı nasıl anlayabi­liriz?
Modern psikoloji uzmanları aşk konu­sunda derin araştırmalar yapmışlar ve her gencin bilmesi gereken pek çok ger­çeği ortaya çıkarmışlardır. Kesin seçi­mini yapmak zorunda olan genç kızlara bu araştırmaların ışığında uzmanlar şu tavsiyelerde bulunuyorlar:
Büyük aşka inanmayın. Bütün benli­ğinizi saran, uykularınızı kaçıran size “Ya o, ya hiç kimse!” dedirten güçlü duygulara güvenmeyin. Bu tür durum­lar insanda tabiî olmayan, istisnaî bir ruh hali yaratır. İnsanın içini alev gibi sarar. Ne var ki, her alev gibi sönmeye mahkumdur. Üstelik, arkasında elde tu­tulur kalıcı ne bıraktığı da ancak bittik­ten sonra anlaşılabilir.
Psikologlar bunları “aşk çılgınlığı, çıl­gınca aşık olmak” diye nitelendiriyor­lar. Ve bir doktorun kızamığı tarif ede­bildiği gibi bütün ayrıntılarıyla tarif edebiliyorlar. Dünyadaki her şeyin sev­diğiniz erkekle güzel olduğunu düşünü­yorsanız, ondan uzak olmak size cehen­nem azabı geliyorsa, her an içinizde ona yazmak, telefon etmek için büyük bir is­tek duyuyorsanız, onu deli gibi kıskanı­yorsanız, aşık olduğunuzu sanmayın. Siz sadece çılgınca, körkütük hayransı­nız ona.
Sevdiğiniz erkek de, size sayfalar do­lusu mektup yazıyorsa; mektuplar her geçen gün biraz daha sıklaşıyorsa, mek­tuplarında sürekli kendisinden, çocuklu­ğundan, gençliğinden bahsediyorsa; çev­resinde olan bitenleri anlatırken olayla­ra hüzünlü bir hava veriyorsa, telefonda sizden uzak olmaktan duyduğu üzüntü­yü anlatmakla bitiremiyorsa; sanki sağ­lığınızı tehdit eden büyük bir tehlike varmışcasına sürekli sağlığınızı soru­yorsa; sizinle çocuklaşıp, gelecek üzeri­ne pembe hayaller kuruyorsa;emin olun o da sizinle birlikte şu hayranlık hum­masına tutulmuş demektir.
Böyle anlarda kendi kendinize; bunun bir hastalık olduğunu, her şeyi açık se­çik görebilmek için beklemek gerektiği­ni telkin edin. Ve bekleyin!
Elbette bununla aşkı kimsenin bulma­yı başaramadığını, hatta aşk diye bir şey olmadığım söylemek istemiyoruz. Ancak körükörüne bir bağlılığın kısa ömürlü olduğunu anlatmak istiyoruz. Ve karşı cinsten iki genç arasındaki ba­ğın karşılıklı saygı, güven, sadakat, sa­mimiyet, sevgi hislerinden oluşması gerektiğine inanıyoruz. Genç kızlar eş ola­rak kendinize sizi çılgına çevirecek, aklı­nızı başınızdan alacak birini değil olgun; kişilik sahibi,ne istediğini bilen kendinden emin olduğundan farklı göstermeye çalışma­yan bir erkeği seçmeye çalışın.
Leia Mais

Kısrak

Kısrak
Kısrak da “kısır” sözünden gelir. Kıs­rak (kısırak), eski Türkçe’de henüz do­ğurmamış, genç ve dişi attır. Sürüye he­nüz yeni katılır. Bunun için kısrak sözü­nü, genç kısrak diye yorumlayan Kaşgarh Mahmud, bir de eski bir Türk ata­sözü vermektedir. “Genç kız ile güreş­me, kısrak ile yarışma.” XI. yüzyıldaki Türklere göre genç kızlar çok güçlü olur­lar, hiç belli olmaz, erkeği yenebilirlerdi. Henüz doğurmamış kısrak ise attan daha çevik ve sıçrayışlı olurdu. Bunun için binenin başına bir şey gelebilirdi. Bu kaynağa bakılırsa, Sultan Mes’ud genç bir kızla evlenmiş. Fakat kız, gerdek ge­cesinde ayağı ile dokunarak, sultanı de­virmiş. Aslında bu atasözü Türkler ta­rafından, Sultan Mes’ud’dan çok önce söylenmiş olmalıdır. Eski Türkler henüz doğurmamış kısrağa da, doğrudan doğ­ruya “kısır” derler. “Aygır, kısır kiş-nedi” gibi sözlere eski Türk şiirlerinde de rastlanır.
EsM Türkler, örnek olarak kısır koyun için, kısır demiyorlar, “yozadı”, diyorlardı. Görülüyor ki eski atlı Türkler kızlarını yalnızca, henüz doğmamış, canlı ve kanlı dişi taylara benzeti­yorlardı, insan için söylenen fizyolojik deyimleri, başka hayvanlarla karıştır­mıyorlardı.
Leia Mais

Kız Çocuğu ve Genç Kız

Kız Çocuğu ve Genç Kız
Kız çocuğu eski Roma’da, Cermenler-de ve doğu kavimlerinde, gereksiz ve de­ğersizdir. Bilinen şeyleri, burada yeni­den anlatmak için, yeterli yerimiz yok­tur. Türklerde başlangıçtan beri kız, bir oğuldur, yani Tanrı tarafından verilmiş bir evlâttır. Bunun için kızlar eski yazıt­larda çoğu zaman “kız oğul” diye yazıl­mıştır. Eski Türkçe’de “kız” sözü, aynı zamanda pahalı ve nadir şey manasını da içinde toplar. Belki de bu mana, “kıs” sözünden bozulma bir anlayış ola­bilir. Taciklerle yakın ilişkileri olan Argu Türklerinde ise kız sözü, hasis ve cimri manasına kullanılırdı. Bu da “kıs?” kökünden gelmiş olmalıdır. Konuya gir­meden önce, başka türlü yorumlar geti­rilebilecek, bu gibi karanlık noktalara, parmak basmak gerekir. Söze, Dede Korkut’un Bugaç Han hikâyesindeki Bayındır Han’ın buyruğuyla başlaya­lım: Büyük bir toy veren Bayındır Han, “oğlu olanı ağ otağa, kızı olanı kızıl ota­ğa kondurun, oğlu kızı olmayanı Allah Tâ’âla kargayupdur (beddualamıştır), biz dahi karganız, belli bilsin” demiş. Ayrıca, “Kimin ki oğlu kızı yok, kara otağa kondurun, kara keçe altına döşeyin, kara koyun yatmışından önüne getürün, yer ise yesin, yemez ise dursun gitsin” buyurmuş. Anne maddesinde verdiğimiz bir Uygur vesikası ise, “anne ve babasının gönlünü kıranın oğlu ve kızı olmaz”, diyordu. Türklerde kızın ni­şanlısına armağan ettiği “ergenlik kaf­tan’mm rengi de, Dede Korkut’taki otağ gibi kırmızıdır. Kızlar da düğünde, kır­mızı kaftan giyerlerdi. Dede Korkut’taki Beyrek’in nişanlısı Banı Çiçek de, kırmı­zı kaftanını giyerek, düğünde oynamıştı. Kuzey Türklerinin Er Sayın Destanı’nda yiğitler, “Biz kırmızı çapan giyme­dik”, yani evlendirilmedik (üye söylen­meye başlamışlardı. Bir Kırgız Atasö­zünde de, “kızın gönlü kızıldadır”, denir. Hem er­kek ve hem de kadın için. Herhalde bundan dolayı da kız babalarının yeti Dede Korkut’ta, kırmızı otağ oluyordu.
Leia Mais

Kız Gelin

Kız gelin
Göktürk yazıtlarında, Türklerin esare­te düşmesiyle, “temiz Türk kızları”nın, (yani silig kız oğlunun) câriye olmaları, bir felâket olarak gösteriliyordu. Be­kâret maddesinde, Türklerdeki bakir anlayışı üzerinde durmuştuk. Yenisey’-deki Göktürk yazıtlarında da, “kış­lağımda , kız oğluma doymadım (bük­medim)”, deniliyordu. Eski Türklerde “kız oğul”, kız evlâd karşılığıdır. Aynı yazıtlarda, bazen de “yalnız (evlenme­miş) kızımdan , ayrıldım” sözleri de, mezar taşları üzerinde yer alıyordu. Ko­nuyu uzatmaya yeterli yerimiz yok. Bundan da anlaşılıyor kir kızma doyma­dan ölme veya ölümle kızından ayrılma, Göktürklerde de bir üzüntü ve ağıt sebe­bi idi. XI. yüzyıl Türkleri arasmdan Kaş-garlı Mahmud’un derlediği örneklerde, “benim kızım”, “ev kızı”, yani aile kızı ) gibi sözler de geçiyordu. .Yani bir baba, sevgi ile dolu olarak, benim kızım diye­biliyordu. Eski Avrupa’da ve doğu ka­vimlerinde ise, kıza sahip olmak, bir öğünme sebebi olamazdı. “Kız gelin” sö­zü Yenisey’deki Göktürk yazıtlarında ve Dede Korkut’ta da çok geçiyor. Bu­nun manasının, “gelin kızım” mı; yoksa “kızım ve gelinim mi olduğunu iyice bi­lemiyoruz: “Kaza benzer kıyımına gelini­miz bunlu (kederli) oldu. “Kaza benzer kızımın gelinimin çiçeği oğul”, gibi… Kı­zın ölümü de bir ana ve baba için, ağıt sebebi olabiliyordu: “Bir kızcağuzumu aldı, gitti” diye, Dede Korkut’ta biri üzüntü ile söyleniyordu. Burada kız, sevgi dolu olarak “kızçağuz’la, çağrılı­yordu. Bazen de, “elcüğezi kınalı kızcağazlar”, diye Tepegöz ise, Basat’a şöyle diyordu: “Elçügezi kınalu kızçugazlar çok yemişim!” Görülüyor ki Türklerde kız çocuğuna sahip olmak bir mutluluk­tur. Varlığıyla kız, gönüllere sevgi, se­vinç ve gurur getirir: “Kaim Oğuz’un ge­lini kızı bezenen çağda, göğsü güzel ka­ba dağlara gün değende!”. Buna göre, Oğuz ilinde, sabahla birlikte gelinler ve kızlar bezeniyorlardı. Bu da, bir mutlu­luk çağı idi. “Cici bici Türkmen kızı!” Bu da Dede Korkut’tan bir sözdür. Kon­ya’da dendiği gibi: “Atladı çıktı eşiği, sofrada kaldı kaşığı, kız evlerin yakışığadır.
Leia Mais

Kızın Miras Hakkı

Kızın miras hakkı
“Kızın miras hakkı”, anlaşıldığına gö­re Türklerde, başlangıçtan beri vardı. Ancak Türklerdeki dışarıdan kız alma geleneklerine göre, koca evine gelen ge­lin, koca ailesine benliği ve varlığı ile bağlanıyor ve artık onlardan biri oluyor­du. Çocuklar küçük ise, ölen kocanın malı ve her türlü hakları olduğu gibi hep­si birden, karısının üzerine geçiyordu. Bazı Türk kesimlerinde koca malından ana iki pay ve çocuklar ise birer pay alır­lardı. Ancak kızın, gelin olduktan sonra, baba malından ne gibi miras hakları kal­dığı meselesi, biraz karanlık kalıyordu. Kızın babasından miras hakkını, çeyiz olarak alıp, koca evine gittiği kesindir (Bk. Çeyiz, Kaim). Ancak Türk topluluk­ları geliştikçe, örf ve anlayışlar da değiş­mişti. Gelin olan kızların, babanın ölü­münden sonra da miras haklarının kal­mış olabilmesi, daha sonraları tabiî gö­rülmelidir. Ancak çok eski çağlarda, kız­ların baba evindeki bu hakları kalmıyor­du. Bunun için kızın oğulları, yani ye­ğenler, “annemizin malını tam olarak vermedin” diye, dayılarının mallarını üç defa yağmalama (barımta) haklarına sa­hip olabiliyorlardı. Selçuk ve Osmanlı gibi büyük imparatorluklarda bu gibi haklar, elbette ki hukuk ve adalet rayla­rına oturtulmuşlardı. Buna rağmen kı­zın miras hakkının çeyiz olarak verilisi, hâlâ Kars çevrelerinde yaygındır. Prof. Karutz, XIX. yüzyıl Türkmenlerinde, kaim veya mihr andlaşmasında dayıla­rın da bulunduğunu, kız ve oğlan evle­rinin, çiftlerin geleceği için ne gereki­yorsa, karşılıklı yardımlaşarak her şeyi yaptıklarım görmüştü. Yani eski Türk törelerindeki katılık ve disiplin, artık za­manla yumuşamıştı.
Leia Mais

Free Automatic Backlink
Photo blog blogs
Bedava Hit Siteler